<?xml version="1.0" encoding="ISO-8859-9"?>

<rss version="2.0" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/">
	<channel>
		<title>Noter Forumu - Blogs</title>
		<link>http://www.noterforumu.net/forum/blog.php</link>
		<description />
		<language>tr</language>
		<lastBuildDate>Mon, 06 Feb 2012 09:21:32 GMT</lastBuildDate>
		<generator>vBulletin</generator>
		<ttl>60</ttl>
		<image>
			<url>http://www.noterforumu.net/forum/images/misc/rss.jpg</url>
			<title>Noter Forumu - Blogs</title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/blog.php</link>
		</image>
		<item>
			<title>Aksaray Develisi</title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?455-Aksaray-Develisi</link>
			<pubDate>Wed, 01 Feb 2012 07:58:15 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Aksaray Develisi

Yaklaşık 1900 yılları... Temmuz güneşinin Anadolu'yu yakıp kavurduğu günlerde, Konya'ya yakın köylerden birindeyiz. Bir evin temelleri yeni bitmek üzere. İri yarı bir adam koca elleriyle güneşe inat, koca koca taşlan yontup, temeli yükseltmek için ha bire çalışmakla meşgul. Bir yandan da çamur isteyip, amelelere daha sıkı çalışmalarını tembih ediyor. Dört beş amele, bir ustaya çamur ve taş yetiştirmekte güçlük çekiyorlar. Etraf arı kovanı gibi. Taş ve çekicin işlemenin ve işlenmenin verdiği hazla çıkardıkları ses, dalga dalga çevreye yayılıyor. İri yarı koca elli adam bir terini siliyor, bir temele taş koyuyorken, gözü tulumbanın başında, su içme bahanesiyle oyalanan ameleye takılır. Gümbür gümbür bir ses ile amelenin yüreğini oynatır. Amele hemen küreğini alıp çamur karıştırırken, ''Ne sert bir adam'' diye düşünür.

Oysa bilmez ki, kaba saba adam diye tasvir ettiği kişi ne kadar ince ruhludur!..

Oysa bilmez ki, taş kıran kerpiç kesen o eller, kanun üzerinde dolaşırken, al yazmalı körpecik köylü kızının kınalı narin ellerinden farksız olduğunu!..

Nerden bilsin ki o koca elli adamın Gökmen Hasan Hüseyin Ağa olduğunu. Nerden bilsin ki, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'nın Konya'da namı olduğunu, Konya oturaklarının değişmez siması olduğunu.

Ve yine bilmez ki, geleli daha birkaç gün olmasına rağmen, yüreğinin sıla hasretiyle çarptığını. Konya'yı, tozlu Aksinne'sini.

Külahçı sokağının karşısındaki alçacık da köhne kerpiç evini.

Muhabbetin pervasızca sunulduğu, günlerin haftaların kısaldığı Konya oturaklarını, "Şabab oğlan" türküsünü, ihvanını, yaranını özlediğini, kanun tellerin nağme olup gezinmeyi arzu ettiğini nerden bilsin ki?!..

O koca elli adam, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa, bir yandan terini siliyor, bir yandan yonttuğu taşı itina ile yerine yerleştiriyor.

Taş yontarken çekicin çıkardığı ses sanki akşam yakacağı türkünün, dillerden düşmeyecek türkünün, çığ çığlık habercisi idiler.

Derken, güneş kızgınlığını yitirip gece ülkesine yolculuğunu hızlandırınca, işi bırakırlar.

O koca elli, ruhu kanun telinde dolaşan adam, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa, bulgur aşını yedikten sonra bir ''Kalıp carası'' yakar.(1)

Başını aktaşa koyar, uzanır. Sigara dumanının adında Emmiler türküsü yankılanırken uyuya kalır.

Rüyasında yaranı, kadınlar pazarında bir ara bekçilik yapan ''Gavur İmam'ı'' görür. Asıl adı Hüseyin olan Gavur İmam, o sıralar bir camide imamlık yapmaktadır. Her günkü gibi yatsı namazını kıldırıp, caminin kapısını kilitlemiş, başında sarığı, sırtında cüppesi, elinde şak şak tespih ile ağır ağır evine giderken birden irkilir!. Kulak kabartır?! Bir saz dövünmektedir uzaktan!.. Gavur İmam olduğu yere mıhlanır. Bir süre evi dinler. Evet! Evet! Artık şüphesi kalmamıştır, bir oturaktır bu. Olanca haşmetiyle dışarıya taşan ahenk onu cezbeder, eli gayri ihtiyari kapının tokmağına gider. O da ne?!.. Kapı açıktır, dalar. Bu bir bağ evidir. Daha iyi duyabilmek için, gider, pencerenin altına çöker. Şuh zil sesleri arasında, yanık yanık türkü söyleyen Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'yı tanır;

Eremedim vefasına dünyanın
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın

Bunu duyan Gavur İmam, artık dayanamaz, kapıyı tıklatır, kapı açılır, içeri girer. Bir oturak kadını zarif, kıvrak hareketlerle, ayakları adeta yere basmamacasına zil dövmektedir. Dem, nargile ve ahenk birbirlerine sinmiş; içeriyi tatlı bir sarhoşluk kaplamıştı. Gavur İmam, hemen kapının yanına çöktü ve terbiyeli sesiyle dövünmeye başladı;

Eremedim vefasına dünyanın
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın;

derken herkes onu fark etti. Başında sarık, sırtında cüppeyle onu görünce şaşırdılar, fakat şaşkınlıktan kısa sürdü; tanımışlardı.

Hoşgörüsü ve muhabbet ehli olmasıyla tanınan Gavur İmam'dı. Türkü bitti, ara verdiler.

Oyuncu kadın boşalan kadehleri testideki kaçak rakıyla tazeledikten soma, bir kadeh de Gavur İmam'a uzattı. Gavur İmam içmedi. O muhabbetten, zaten sarhoşlamıştı. Bunun üzerine oyuncu kadın, eline koca bir döğme gümüş tabaka alarak sigara sardı ve meclistekilere tek tek ikram ederek yaktı.

Saatler çabucak geçmişti. Ortalık ağarmaya başlayınca, Gavur İmam'ın aklı başına geldi. Bir süre düşündü, soma ani bir kararla sırtından cüppesini, başından sarığını ve saltasının cebinden camiinin anahtarını çıkarıp, kendisine kapıyı açan gencin eline verdi ve kulağına şöyle fısıldadı;

''Bunları camiye götür, cemaatten birine ver, Gavur İmam artık gelmeyecek, Eremedim vefasına dünyanın türküsünü çağıracak de!''

Gökmen Hasan Hüseyin Ağa yatsı ezanlarıyla uyandı. Kendini hala oturakta zannediyordu. Fakat yüzüne çarpan serin yel, ona rüya gördüğünü hatırlattı. O ne biçim rüyaydı öyle? Hem öyle bir türküsü de yoktu. İçinden yakılmamış türküyü okumak geldi, salıverdi sesini;

Eremedim vefasına dünyanın
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın

Aksaray'dan Bakırtolu'na yol gider
Sürmelenmiş ela gözlü yol gider

Uzamışsın hay sevdiğim dal gibi
Gelip geçen selam vermen el gibi

Beyler besler merrak için tazıyı
Kadir mevlam böyle yazmış yazıyı

Devem yüksek atamadım urganı
Susadıkça ver ağzıma gerdanı

Saçım uzun ben saçımı tararım
Var mı benim Konyalıya zararım

Ağzından dökülen sözlere kendisi de şaşırdı. Tuhaf duygular içindeydi. Bir an ürperdi. Kalktı, yatmak üzere ahır sekisine(2) doğru yollandı. Döşeğini serdi, soyundu, yattı ve uyudu.

Bu gün Hacı Fettah Mezarlığında uyuyan Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'nın bu türküsü, yıllarca dillerden düşmemiş, oturak alemlerinin baş köşesine oturtulmuş, sazların iniltisinde nağmeleri dolanmış, sıla hasreti, yar hasreti çekenlerin, dünyanın vefasına eremeyenlerin gönlünde günümüze kadar ulaşmıştır.

Sevgi ve Saygılarımla

Kaynak Kişiler:
Mazhar Sakman;
Hüseyin Çağıllar
1-Eskiden hazır sigaraya verilen İsim
2-Konya köy evlerinde ahırın yanındaki büyük oda


Kaynak:
Mehmet Tahir Sakman
Dünden Bugüne Konya Oturakları
İstanbul, 2001]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">Aksaray Develisi<br />
<br />
Yaklaşık 1900 yılları... Temmuz güneşinin Anadolu'yu yakıp kavurduğu günlerde, Konya'ya yakın köylerden birindeyiz. Bir evin temelleri yeni bitmek üzere. İri yarı bir adam koca elleriyle güneşe inat, koca koca taşlan yontup, temeli yükseltmek için ha bire çalışmakla meşgul. Bir yandan da çamur isteyip, amelelere daha sıkı çalışmalarını tembih ediyor. Dört beş amele, bir ustaya çamur ve taş yetiştirmekte güçlük çekiyorlar. Etraf arı kovanı gibi. Taş ve çekicin işlemenin ve işlenmenin verdiği hazla çıkardıkları ses, dalga dalga çevreye yayılıyor. İri yarı koca elli adam bir terini siliyor, bir temele taş koyuyorken, gözü tulumbanın başında, su içme bahanesiyle oyalanan ameleye takılır. Gümbür gümbür bir ses ile amelenin yüreğini oynatır. Amele hemen küreğini alıp çamur karıştırırken, ''Ne sert bir adam'' diye düşünür.<br />
<br />
Oysa bilmez ki, kaba saba adam diye tasvir ettiği kişi ne kadar ince ruhludur!..<br />
<br />
Oysa bilmez ki, taş kıran kerpiç kesen o eller, kanun üzerinde dolaşırken, al yazmalı körpecik köylü kızının kınalı narin ellerinden farksız olduğunu!..<br />
<br />
Nerden bilsin ki o koca elli adamın Gökmen Hasan Hüseyin Ağa olduğunu. Nerden bilsin ki, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'nın Konya'da namı olduğunu, Konya oturaklarının değişmez siması olduğunu.<br />
<br />
Ve yine bilmez ki, geleli daha birkaç gün olmasına rağmen, yüreğinin sıla hasretiyle çarptığını. Konya'yı, tozlu Aksinne'sini.<br />
<br />
Külahçı sokağının karşısındaki alçacık da köhne kerpiç evini.<br />
<br />
Muhabbetin pervasızca sunulduğu, günlerin haftaların kısaldığı Konya oturaklarını, &quot;Şabab oğlan&quot; türküsünü, ihvanını, yaranını özlediğini, kanun tellerin nağme olup gezinmeyi arzu ettiğini nerden bilsin ki?!..<br />
<br />
O koca elli adam, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa, bir yandan terini siliyor, bir yandan yonttuğu taşı itina ile yerine yerleştiriyor.<br />
<br />
Taş yontarken çekicin çıkardığı ses sanki akşam yakacağı türkünün, dillerden düşmeyecek türkünün, çığ çığlık habercisi idiler.<br />
<br />
Derken, güneş kızgınlığını yitirip gece ülkesine yolculuğunu hızlandırınca, işi bırakırlar.<br />
<br />
O koca elli, ruhu kanun telinde dolaşan adam, Gökmen Hasan Hüseyin Ağa, bulgur aşını yedikten sonra bir ''Kalıp carası'' yakar.(1)<br />
<br />
Başını aktaşa koyar, uzanır. Sigara dumanının adında Emmiler türküsü yankılanırken uyuya kalır.<br />
<br />
Rüyasında yaranı, kadınlar pazarında bir ara bekçilik yapan ''Gavur İmam'ı'' görür. Asıl adı Hüseyin olan Gavur İmam, o sıralar bir camide imamlık yapmaktadır. Her günkü gibi yatsı namazını kıldırıp, caminin kapısını kilitlemiş, başında sarığı, sırtında cüppesi, elinde şak şak tespih ile ağır ağır evine giderken birden irkilir!. Kulak kabartır?! Bir saz dövünmektedir uzaktan!.. Gavur İmam olduğu yere mıhlanır. Bir süre evi dinler. Evet! Evet! Artık şüphesi kalmamıştır, bir oturaktır bu. Olanca haşmetiyle dışarıya taşan ahenk onu cezbeder, eli gayri ihtiyari kapının tokmağına gider. O da ne?!.. Kapı açıktır, dalar. Bu bir bağ evidir. Daha iyi duyabilmek için, gider, pencerenin altına çöker. Şuh zil sesleri arasında, yanık yanık türkü söyleyen Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'yı tanır;<br />
<br />
Eremedim vefasına dünyanın<br />
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın<br />
<br />
Bunu duyan Gavur İmam, artık dayanamaz, kapıyı tıklatır, kapı açılır, içeri girer. Bir oturak kadını zarif, kıvrak hareketlerle, ayakları adeta yere basmamacasına zil dövmektedir. Dem, nargile ve ahenk birbirlerine sinmiş; içeriyi tatlı bir sarhoşluk kaplamıştı. Gavur İmam, hemen kapının yanına çöktü ve terbiyeli sesiyle dövünmeye başladı;<br />
<br />
Eremedim vefasına dünyanın<br />
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın;<br />
<br />
derken herkes onu fark etti. Başında sarık, sırtında cüppeyle onu görünce şaşırdılar, fakat şaşkınlıktan kısa sürdü; tanımışlardı.<br />
<br />
Hoşgörüsü ve muhabbet ehli olmasıyla tanınan Gavur İmam'dı. Türkü bitti, ara verdiler.<br />
<br />
Oyuncu kadın boşalan kadehleri testideki kaçak rakıyla tazeledikten soma, bir kadeh de Gavur İmam'a uzattı. Gavur İmam içmedi. O muhabbetten, zaten sarhoşlamıştı. Bunun üzerine oyuncu kadın, eline koca bir döğme gümüş tabaka alarak sigara sardı ve meclistekilere tek tek ikram ederek yaktı.<br />
<br />
Saatler çabucak geçmişti. Ortalık ağarmaya başlayınca, Gavur İmam'ın aklı başına geldi. Bir süre düşündü, soma ani bir kararla sırtından cüppesini, başından sarığını ve saltasının cebinden camiinin anahtarını çıkarıp, kendisine kapıyı açan gencin eline verdi ve kulağına şöyle fısıldadı;<br />
<br />
''Bunları camiye götür, cemaatten birine ver, Gavur İmam artık gelmeyecek, Eremedim vefasına dünyanın türküsünü çağıracak de!''<br />
<br />
Gökmen Hasan Hüseyin Ağa yatsı ezanlarıyla uyandı. Kendini hala oturakta zannediyordu. Fakat yüzüne çarpan serin yel, ona rüya gördüğünü hatırlattı. O ne biçim rüyaydı öyle? Hem öyle bir türküsü de yoktu. İçinden yakılmamış türküyü okumak geldi, salıverdi sesini;<br />
<br />
Eremedim vefasına dünyanın<br />
Bülbül konmuş sarayına Konya'nın<br />
<br />
Aksaray'dan Bakırtolu'na yol gider<br />
Sürmelenmiş ela gözlü yol gider<br />
<br />
Uzamışsın hay sevdiğim dal gibi<br />
Gelip geçen selam vermen el gibi<br />
<br />
Beyler besler merrak için tazıyı<br />
Kadir mevlam böyle yazmış yazıyı<br />
<br />
Devem yüksek atamadım urganı<br />
Susadıkça ver ağzıma gerdanı<br />
<br />
Saçım uzun ben saçımı tararım<br />
Var mı benim Konyalıya zararım<br />
<br />
Ağzından dökülen sözlere kendisi de şaşırdı. Tuhaf duygular içindeydi. Bir an ürperdi. Kalktı, yatmak üzere ahır sekisine(2) doğru yollandı. Döşeğini serdi, soyundu, yattı ve uyudu.<br />
<br />
Bu gün Hacı Fettah Mezarlığında uyuyan Gökmen Hasan Hüseyin Ağa'nın bu türküsü, yıllarca dillerden düşmemiş, oturak alemlerinin baş köşesine oturtulmuş, sazların iniltisinde nağmeleri dolanmış, sıla hasreti, yar hasreti çekenlerin, dünyanın vefasına eremeyenlerin gönlünde günümüze kadar ulaşmıştır.<br />
<br />
Sevgi ve Saygılarımla<br />
<br />
Kaynak Kişiler:<br />
Mazhar Sakman;<br />
Hüseyin Çağıllar<br />
1-Eskiden hazır sigaraya verilen İsim<br />
2-Konya köy evlerinde ahırın yanındaki büyük oda<br />
<br />
<br />
Kaynak:<br />
Mehmet Tahir Sakman<br />
Dünden Bugüne Konya Oturakları<br />
İstanbul, 2001</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Ali Yahya Kaymaz</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?455-Aksaray-Develisi</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Yandım Hudey Türküsü</title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?451-Yandım-Hudey-Türküsü</link>
			<pubDate>Mon, 26 Dec 2011 07:28:15 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Yandım Hudey Türküsü


Seferberlik yıllarında askere alınanlar, ya çok uzun yılar sonra döner, yada hiç dönmezlermiş. Hele bu gidilen yer Yemen ise, geri dönme ihtimali hemen hemen hiç olmazmış.Çünkü gidenlerin çok azı sağ olarak geri dönüyormuş. Erzincan&#8217;dan bir delikanlı, uzun yıllar sevdiği kızla nihayet evlenir.Gelinle bir hafta bile birlikte kalmadan,askere alınarak Yemene gönderilir. Bunun üzerine hem gelin, hem de kendisi çok üzülür, ama; çare yoktur, vatan hizmetine gidilecektir.

Askere giden delikanlıdan uzun bir zaman haber alınamaz. Bunun üzerine kendisinin öldüğüne kanaat getirilir. Bir süre sonrada bu delikanlının babası,oğlunun hanımını, yani gelinini kendisiyle evlenmeye ikna eder ve geliniyle evlenir. Aradan birkaç sene geçer. Delikanlı bin bir türlü meşakkatten sonra askerliğini bitirerek Erzincan'a döner, köyüne gider. Evine varır ki, hanımı ev damında hamur yoğuruyor. Hanımı kendisini görünce şaşkınlık geçirir ve ağlamaya başlar. Delikanlı hanımına, sevineceği yerde neden ağladığını sorar. Hanımı iki gözü iki çeşme,durumu olduğu gibi delikanlıya anlatır. Delikanlı bu durum karşısında, beyninden vurulmuşa döner. Delikanlının başına gelenlere köy halkı da çok üzülür.
 
 
 
 
Ev damına girdim aney yandım hudey diley diley
Elleri hamur
Gözünden akıyor bir sulu yağmur oy
Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Odasına girdim kahve büşürür oy
Kınalı parmaklar aney yandım hudey diley diley
Fincan düşürür
Seni gören aşık aklın şaşurur oy
Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Odasına girdim namaz&#8217;a durmuş oy
Kaşları gözleri aney yandım hudey diley diley
Kendine uymuş
Seni gören aşık aklın şaşurmuş oy
Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Keten köynek giymiş yakası nazük oy
Koluna yapturdum aney yandım hudey diley diley
Altun bilezük
Öpmeye kıyamam sevmeye yazuk oy
Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
Sen bu gelini

Bacasından çıkmış ayvanın dal&#8217;ı oy
Yüzüne de vurmuş aney yandım hudey diley diley
Yazmanın alı
İşte görünüyor dünyanın halı oy
Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley
Sen bu gelini
Elleri kınalı aney Yandım hudey diley diley
Taze gelini

Anonim - Erzincan





Sevgi ve Saygılarımla]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">Yandım Hudey Türküsü<br />
<br />
<br />
Seferberlik yıllarında askere alınanlar, ya çok uzun yılar sonra döner, yada hiç dönmezlermiş. Hele bu gidilen yer Yemen ise, geri dönme ihtimali hemen hemen hiç olmazmış.Çünkü gidenlerin çok azı sağ olarak geri dönüyormuş. Erzincan&#8217;dan bir delikanlı, uzun yıllar sevdiği kızla nihayet evlenir.Gelinle bir hafta bile birlikte kalmadan,askere alınarak Yemene gönderilir. Bunun üzerine hem gelin, hem de kendisi çok üzülür, ama; çare yoktur, vatan hizmetine gidilecektir.<br />
<br />
Askere giden delikanlıdan uzun bir zaman haber alınamaz. Bunun üzerine kendisinin öldüğüne kanaat getirilir. Bir süre sonrada bu delikanlının babası,oğlunun hanımını, yani gelinini kendisiyle evlenmeye ikna eder ve geliniyle evlenir. Aradan birkaç sene geçer. Delikanlı bin bir türlü meşakkatten sonra askerliğini bitirerek Erzincan'a döner, köyüne gider. Evine varır ki, hanımı ev damında hamur yoğuruyor. Hanımı kendisini görünce şaşkınlık geçirir ve ağlamaya başlar. Delikanlı hanımına, sevineceği yerde neden ağladığını sorar. Hanımı iki gözü iki çeşme,durumu olduğu gibi delikanlıya anlatır. Delikanlı bu durum karşısında, beyninden vurulmuşa döner. Delikanlının başına gelenlere köy halkı da çok üzülür.<br />
 <br />
 <br />
 <br />
 <br />
Ev damına girdim aney yandım hudey diley diley<br />
Elleri hamur<br />
Gözünden akıyor bir sulu yağmur oy<br />
Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley<br />
Sen bu gelini<br />
<br />
Odasına girdim kahve büşürür oy<br />
Kınalı parmaklar aney yandım hudey diley diley<br />
Fincan düşürür<br />
Seni gören aşık aklın şaşurur oy<br />
Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley<br />
Sen bu gelini<br />
<br />
Odasına girdim namaz&#8217;a durmuş oy<br />
Kaşları gözleri aney yandım hudey diley diley<br />
Kendine uymuş<br />
Seni gören aşık aklın şaşurmuş oy<br />
Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley<br />
Sen bu gelini<br />
<br />
Keten köynek giymiş yakası nazük oy<br />
Koluna yapturdum aney yandım hudey diley diley<br />
Altun bilezük<br />
Öpmeye kıyamam sevmeye yazuk oy<br />
Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley<br />
Sen bu gelini<br />
<br />
Bacasından çıkmış ayvanın dal&#8217;ı oy<br />
Yüzüne de vurmuş aney yandım hudey diley diley<br />
Yazmanın alı<br />
İşte görünüyor dünyanın halı oy<br />
Baba nerden aldın aney yandım hudey diley diley<br />
Sen bu gelini<br />
Elleri kınalı aney Yandım hudey diley diley<br />
Taze gelini<br />
<br />
Anonim - Erzincan<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Sevgi ve Saygılarımla</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Ali Yahya Kaymaz</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?451-Yandım-Hudey-Türküsü</guid>
		</item>
		<item>
			<title>örnek çıkartma</title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?449-örnek-çıkartma</link>
			<pubDate>Fri, 23 Dec 2011 11:56:05 GMT</pubDate>
			<description>Değerli meslektaşlarım noterlikte muhafaza edilen birden çok sayfa tutan sözleşme örneğinin tek sayfasını ilgili talep ederse tek sayfa için örnek çıkartabilir miyiz? şimdiden teşekkürler</description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">Değerli meslektaşlarım noterlikte muhafaza edilen birden çok sayfa tutan sözleşme örneğinin tek sayfasını ilgili talep ederse tek sayfa için örnek çıkartabilir miyiz? şimdiden teşekkürler</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Muhterem Bozada</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?449-örnek-çıkartma</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Yörük Ali</title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?444-Yörük-Ali</link>
			<pubDate>Mon, 31 Oct 2011 08:36:18 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Bu türkünün daha bir çok kıtaları, Ege havalisinde söylenmekte ise de, muhite göre değişmeler olmaktadır. Buraya meşhur olmuş on kıtası alınmıştır... (Efelerin efesi) kelimeleri üzerinde dikkatle durulacak olursa, Yörük Ali'nin muhiti dahilinde olan ve tarihi eserleriyle meşhur (Efes) meydana çıkmaktadır... Yörük Ali (1896-1953) İstiklal Savaşımızın başlarında birçok yararlıklarıyla meşhur olmuş efelerdendir. Nazilli köylülerindendir. Ailesi Sarı Tekeli adlı bir Türk aşiretinden olup, Ayvazoğulları lakabıyla anılır. Üç sene çetecilik ettikten sonra, hükümete dehalet etmiş, Yunanlıların İzmir'i ve Aydın'ı işgal etmesi üzerine, Çine'nin Yağcılar köyünde tekrar bir küçük çete kurmuştur. 15 Haziran 1920'de Menderes nehrini 50 arkadaşıyla sallarla geçerek Malkoç tren köprüsünü muhafaza eden Yunan karakolunu imha etmiş ve silahlarını almıştır ki, Aydın ve Köşk cephesinde bir buçuk sene kadar vuruşan ve Aydın'ın içindeki savaşta çok yararlığı görülen bu alay'ın adı, 57 nci Tümende (37 nci Yörük Ali Efe Alayı) ismi ile hala anılır. Efe'ye İstiklal madalyası ve Milis albaylığı rütbesi verilmişti. Milli Mücadele'den sonra, çiftlik ve ticaretle meşgul olan Efe, altısı erkek olmak üzere dokuz evlat yetiştirmiştir. 1953 yılında vefat etti.

 
 
 

 
Kahvenin önü şimşir
Kahveci kahve pişir
Yörük de Ali geliyor
Aklını başına devşir

Kale yaptım hanoldu
Yörük Ali Avrupa'ya şan oldu

Aydın dağını oydular
İçine çete koydular
Yörük de Ali'nin ismini
Hazret-i Ali koydular

Ördek gitti kız geldi
Yörük Ali'ye gavur İzmir az geldi

Tencerem dolu ayran
Gezerim seyran seyran
Yörük Ali'nin arkadaşı
Ödemişli Kör Bayram

Bayram aman değil mi
Ali Efe'm seyran değil mi

Ödemiş'i bastılar
Çalıya da martin astılar
Yörük Ali'nin kurbanına
Bin Yunanlı kestiler

Ördek gitti kız geldi
Yörük Ali'ye gavur İzmir az geldi

Dağları da oydular
İçine çete koydular
Yörük de Ali'nin adını
Hazret-i Ali koydular

Değil aman değil mi
Yörük Ali'm aslan değil mi

Yörük Ali'm aslan değil mi
Malgaç çayında durdum
Otuz düşman ben vurdum
İki çete ile ben
Aydın'ı Yunan 'dan aldım

Bu dağların efesi
Yörük Ali'm Aydın'dan gelir sesi

***

Cahit Öztelli "Evlerinin Önü" adlı araştırmasında
aynı türküyü şu şekilde aktarmaktadır (s.706)

Karşıki dağı oydular
İçine de çete koydular
Yörük Ali'nin de adını
Hazreti Ali koydular

De gidinin efesi
Aydın'dan gelir sesi

Malgaç çayında durdum
Otuz Yunan vurdum
Üç yüz çete ile
Aydın'ı Yunan'dan aldım

De gidinin efesi
Aydın'dan gelir sesi

Bilinmiyor - Aydın
 
Kaynak: Öyküleriyle Halk Türküleri (Notalı) - Hamdi Tanses (Şemsi Yastıman)







Sevgi ve Saygılarımla]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">Bu türkünün daha bir çok kıtaları, Ege havalisinde söylenmekte ise de, muhite göre değişmeler olmaktadır. Buraya meşhur olmuş on kıtası alınmıştır... (Efelerin efesi) kelimeleri üzerinde dikkatle durulacak olursa, Yörük Ali'nin muhiti dahilinde olan ve tarihi eserleriyle meşhur (Efes) meydana çıkmaktadır... Yörük Ali (1896-1953) İstiklal Savaşımızın başlarında birçok yararlıklarıyla meşhur olmuş efelerdendir. Nazilli köylülerindendir. Ailesi Sarı Tekeli adlı bir Türk aşiretinden olup, Ayvazoğulları lakabıyla anılır. Üç sene çetecilik ettikten sonra, hükümete dehalet etmiş, Yunanlıların İzmir'i ve Aydın'ı işgal etmesi üzerine, Çine'nin Yağcılar köyünde tekrar bir küçük çete kurmuştur. 15 Haziran 1920'de Menderes nehrini 50 arkadaşıyla sallarla geçerek Malkoç tren köprüsünü muhafaza eden Yunan karakolunu imha etmiş ve silahlarını almıştır ki, Aydın ve Köşk cephesinde bir buçuk sene kadar vuruşan ve Aydın'ın içindeki savaşta çok yararlığı görülen bu alay'ın adı, 57 nci Tümende (37 nci Yörük Ali Efe Alayı) ismi ile hala anılır. Efe'ye İstiklal madalyası ve Milis albaylığı rütbesi verilmişti. Milli Mücadele'den sonra, çiftlik ve ticaretle meşgul olan Efe, altısı erkek olmak üzere dokuz evlat yetiştirmiştir. 1953 yılında vefat etti.<br />
<br />
 <br />
 <br />
 <br />
<br />
 <br />
Kahvenin önü şimşir<br />
Kahveci kahve pişir<br />
Yörük de Ali geliyor<br />
Aklını başına devşir<br />
<br />
Kale yaptım hanoldu<br />
Yörük Ali Avrupa'ya şan oldu<br />
<br />
Aydın dağını oydular<br />
İçine çete koydular<br />
Yörük de Ali'nin ismini<br />
Hazret-i Ali koydular<br />
<br />
Ördek gitti kız geldi<br />
Yörük Ali'ye gavur İzmir az geldi<br />
<br />
Tencerem dolu ayran<br />
Gezerim seyran seyran<br />
Yörük Ali'nin arkadaşı<br />
Ödemişli Kör Bayram<br />
<br />
Bayram aman değil mi<br />
Ali Efe'm seyran değil mi<br />
<br />
Ödemiş'i bastılar<br />
Çalıya da martin astılar<br />
Yörük Ali'nin kurbanına<br />
Bin Yunanlı kestiler<br />
<br />
Ördek gitti kız geldi<br />
Yörük Ali'ye gavur İzmir az geldi<br />
<br />
Dağları da oydular<br />
İçine çete koydular<br />
Yörük de Ali'nin adını<br />
Hazret-i Ali koydular<br />
<br />
Değil aman değil mi<br />
Yörük Ali'm aslan değil mi<br />
<br />
Yörük Ali'm aslan değil mi<br />
Malgaç çayında durdum<br />
Otuz düşman ben vurdum<br />
İki çete ile ben<br />
Aydın'ı Yunan 'dan aldım<br />
<br />
Bu dağların efesi<br />
Yörük Ali'm Aydın'dan gelir sesi<br />
<br />
***<br />
<br />
Cahit Öztelli &quot;Evlerinin Önü&quot; adlı araştırmasında<br />
aynı türküyü şu şekilde aktarmaktadır (s.706)<br />
<br />
Karşıki dağı oydular<br />
İçine de çete koydular<br />
Yörük Ali'nin de adını<br />
Hazreti Ali koydular<br />
<br />
De gidinin efesi<br />
Aydın'dan gelir sesi<br />
<br />
Malgaç çayında durdum<br />
Otuz Yunan vurdum<br />
Üç yüz çete ile<br />
Aydın'ı Yunan'dan aldım<br />
<br />
De gidinin efesi<br />
Aydın'dan gelir sesi<br />
<br />
Bilinmiyor - Aydın<br />
 <br />
Kaynak: Öyküleriyle Halk Türküleri (Notalı) - Hamdi Tanses (Şemsi Yastıman)<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Sevgi ve Saygılarımla</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Ali Yahya Kaymaz</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?444-Yörük-Ali</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA["HUKUKÇULUK" VE "YASACILIK" SINAVI.]]></title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?443-quot-HUKUKÇULUK-quot-VE-quot-YASACILIK-quot-SINAVI</link>
			<pubDate>Fri, 28 Oct 2011 12:22:36 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Sayın Meslektaşlarım;



Türkiye&#8217;nin Avrupa Birliğine 1987 yılındaki resmi üyelik başvurusunun akabinde aheste giden kısa bir dönemin ardından; 1988 yılında başlatılan; &#8220;Politika&#8221; ve &#8220;Mevzuat&#8221; uyum çalışmaları 1995 yılı sonuna kadar hızla devam etmiş, gümrük birliğinin başlaması için gerekli alt yapı ve yasal zemini hazırlama çalışmalarını müteakip, 1996 yılından itibaren yine yavaşlamış, 1999 yılında Türkiye&#8217;ye üyeliğe &#8220;aday ülke&#8221; statüsünün tanınmasından sonra, &#8220;uyum süreci&#8221; ve  mevzuat uyumu çalışmaları yeniden hızlandırılmış, ilk etapta dokuz (9) adet uyum paketi, bilahare ilave paketlerle on beş (15) temel uyum paketi yasaları çıkarılmış, ilave yasalarla/yasal değişikliklerle söz konusu uyum süreci ve akabindeki tarama süreci ikmal edilmeye çalışılmış, tarama süreci muhtelif konularda  fasıl başlıkları halinde (35 başlık altında)  sürdürülmüş ve halen sürdürülmektedir. Çünkü halen &#8220;tarama süreci&#8221;   tamamlanmamış ve açılmamış fasıl başlıkları bulunmaktadır. Türkiye bu uyum sürecini bil hassa mevzuat uyum çalışmalarını &#8220;çok hızlı şekilde&#8221; ikmale çalıştığı için, anılan süreçte &#8220;yasa yapma tekniği&#8221; ve hatta oylama tekniği ve usulü ile kanunların ismi, içeriği ve manzumesi gibi konularda hukuk mirası , üniversal metod ve hatta üniversitelerde öğretilen ideal teknik ve tatbikat tarafından yadırganan ve hatta bizim de naçizane olarak katıldığımız seminer, panel ve sempozyum gibi çalışmalarda; bazen forum ortamlarında ve hukuk dergilerine naçizane şekilde yazdığımız makalalerde ; &#8220;müsbet&#8221;/ yapıcı&#8221; manada tenkit ve önerilerle dile getirmeye çalıştığımız tutum içine girilmiştir.Bu tutum ve yöntem; anılan süreçte çıkarılan yasalara hemen yansımış, bilim çevrelerinde, akademisyenler araştırmacılar ve tatbikatçılar nezdinde haklı tenkitlere yol açmıştır. Şöyle ki ; 

	1-Birbiriyle ilgisiz bir çok kanun &#8220;torba kanun&#8221; adı altında bir tek kanun çatısı altında toplanmış , &#8220; Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun&#8221; adı altında ve için de &#8220; sosyal güvenlikten , çek kanununa , vergi kanunlarından tarım ve gümrükle ilgili kanunlara kadar (ilgili/ilgisiz)birçok kanunun sıkıştırıldığı kanun ve kanunlar çıkarılmıştır.Halbuki bu yöntem;Roma hukukundan beri gelen &#8220;Lex Caecilia  Didia (konunun tekliği) ilkesine tamamen aykırıdır. M.Ö 98 Yılında Roma konsülleri Caecilia Metellus Nepos ve Titus Didius tarafından yürürlüğe konulan &#8220;Lex Caecilia  Didia (konunun tekliği) ilkesi ile, birbiriyle ilgisiz hükümlerin, birbiriyle ilgisiz kanunların, aynı kanun çatısı altında ve adeta &#8220;torba kanun &#8220; ( Lex Per Saturam) olarak toplanması hukuka aykırı görülmüş ve yasaklanmıştır. Ancak maalesef bu prensip zaman içerisinde unutulmuş ve son zamanlarda bu prensibe aykırı ve yukarıda arz edilen şekilde , &#8220;torba kanun&#8221; niteliğinde, birbiriyle ilgisi olmayan bir çok kanunun; , &#8220; Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun&#8221; adı altında ve için de &#8220; sosyal güvenlikten , çek kanununa , vergi kanunlarından tarım ve gümrükle ilgili kanunlara kadar (lgili/ilgisiz)birçok kanunun sıkıştırıldığı kanun ve kanunların  çıkarıldığı gözlenmektedir. 
               2-Kanunların hazırlık aşamasında;&#8221;fizibilite çalışmalarının kısa tutulduğu ve dar bir zamana sıkıştırıldığı,oysa;&#8221;Üniversitelerden,.Meslek Teşekküllerinden(bu cümleden olmak üzere         
T.N.B ve Noter Odalarından,Noterlerden ve Hukuk alanında çalışan tatbikatçılardan),Barolardan,Sivil Toplum Kuruluşlarından &#8220;gerçek manada,içerize edilip,özümsemeyi sağlayacak ve muayyen bir zaman dilimine yayılmış tanıtım ve tartışma safhasını müteakip görüş/öneri alınmasının (bir ya da birkaç gün önce yazı gönderilip;üç gün içerisinde mesai bitimine kadar görüşlerinizi bildiriniz...şeklindeki aceleci/hızlandırılmış tavır,tutum ve yaklaşımın terkinin)ve bu suretle;&#8221;toplum nezdinde ve kamu vicdanında,bilhassa hukuk çevrelerinde &#8220;müşterek bir akıl ve müşterek bir sağduyu ve kabul'ün,kollektif bir aydınlanma ve bilinçlenmenin sağlanmasının,bu suretle yasa veya yasalar paketi çıkmadan bireylerin/toplumun yasaya/yasalar paketine önceden hazırlanmasının uyumu sağlamak bakımından faydalı/isabetli olacağı,
                 3-Yukarıda 1.ve 2.benttearzetmeye çalıştığım hususlara tam olarak riayet edilmediği için;&#8221;reform adı altında çıkarılan yasaların veya yasalar paketinin dahi diğer yasalar ile çatışan,uyum arzetmeyen,kanun içi ve kanunlar arası çatışma doğuran hükümleri bilahare tatbikat sırasında anlaşılmakta,muhtemel sıkıntıları hafifletmek için bazen yasanın/yasaların yürürlüğü ertelenmekte(yeni ceza adaleti paketi yasalarında olduğu gibi...),yasalar yürürlüğe girdikten sonra (ilk iki yıl içinde dahi) üç kez değişiklik yapılmak zorunda kalındığı(yeni ceza adaleti paketi yasalarında olduğu gibi...),bilahare &#8220;uyum/armonizasyon/senkronizasyon sağlamak için ilave yasa ya da yasalar çıkarılmak zorunda kalındığı(Örneğin;5728 sayılı yasa ile;(153)adet özel yasada değişiklik yapılmak zorunda kalınması gibi...).
                    4-Yine yukarıda 1.ve2.bentlerde arzettiğim sebeplerden ötürü,İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi önüne intikal eden bazı davalarda bu mahkeme&#8221;Kanunun Kalitesi&#8221;diye bir kriteri uygulayarak bir çok ülkeyi ve ülkemizi ciddi ve ağır şekilde eleştirmektedir(Örneğin;Krusslin Huvig/Fransa kararında Fransa'ya,Ağaoğlu/Türkiye kararında Türkiye'ye yönelik eleştiriler...)
                      5-Nitekim;Türkiye/Avrupa Birliği ilişkilerinin son oniki(12)ayını değerlendiren &#8220;2011 İlerleme Raporu;Avrupa Komisyonunca(Genişlemeden Sorumlu Komiseri Stefan Füle tarafından)geçtiğimiz günlerde açıklanmış olup,sözkonusu raporda;kilit meselenin&#8221;Hukuk&#8221;olduğu,Türkiye'nin iç hukukunda (yapılan tüm reform çalışmalarına rağmen...)halen bazı sorunlar olduğu açıkça belirtilmektedir.Zaten Adalet Bakanlığı tarafndan da(anılan ilerleme raporu da dikkate alınarak...)bir kısım yasalarda &#8220;mevzuat uyumu ile ilgili ilave değişiklikler yapılmasına yönelik çalışmaların başlatıldığı açıklanmıştır&#8221;. 
                     İşte bugünlerde üzerinde çok tartışılan;6100 sayılı HMK 206,208/4.maddelerine yukarıda arzetmeye çalıştığım kriterler çerçevesinde bakılırsa;tartışmaların haklı sebebi,içeriği ve kapsamı çok daha iyi anlaşılabilir.Görünen o ki;bu tartışmalar daha da devam edecektir.Çünkü bilhassa onaylama işlemlere 6100 sayılı HMK 206.Maddesinin tesiri(özellikle kanunda açık hüküm bulunmayan hallerde bu tesirin kapsamı ve derecesi);Lex
Posterior Derogat Legi Priori(sonraki kanun/hüküm, öncekini ilga eder),Lex Specialis Derogat Legi Generalis(Özel Hüküm ,Genel Hükmün Önüne Geçer)kuralının uygulanıp/uygulanmayacağı, uygulanacaksa; uygulanma derecesi ve kapsamı gibi konular, çok tartışmaya açık ve halende üzerinde muhtelif tereddütlerin ve bu nedenle muhtelif görüşlerin, tartışmaların devam ettiği konulardır. 
		6100 sayılı HMK'nın 206. Maddesiyle ilgili olarak evvelce (11/10/2011 tarihinde) yazmış olduğum yazıda da arz etmeye çalıştığım üzere; 12 Eylül 2010 referandumu ile oylanıp kabul edilen  5982          sayılı kanun ile Anayasanın 20. Maddesine eklenen son fıkra uyarınca ; &#8220;temel hak ve hürriyetler arasına alınan &#8220; kişisel verilere ilişkin bu ana hükme rağmen; henüz kişisel verilerle ilgili; kanun, tüzük , yönetmelik bazında detaylı mevzuat ve bununla bağlantılı okur/yazar sicili/veri tabanı / bilgi bankası bulunmadığı için ve böyle bir yeknesak/yerleşmiş mevzuat bulunmadığı bilinmesine rağmen 6100 sayılı HMK  206. Maddesinin bu şekilde kaleme alınması ve bu haliyle yürürlüğe konulması ; anılan hükme bağlı harç-damga-değerli kağıt bedeli tahsili ya da muafiyeti bakımından çeşitli  hatalı ve eşitsiz işlemlere ve tüm bu açılardan çeşitli sakıncalara yol açabilecek niteliktedir. İşte bu sakıncaları azaltmak, minimize etmek/filtre etmek için 11/10/2011 tarihli önceki yazımda da arz etmeye çalıştığım &#8220;okur/yazar sicili&#8221; ve buna ilişkin &#8220;veri tabanı/veri bankası&#8221; oluşturulmalı ve bunun için biran evvel alt yapı çalışmaları , gerekirse ilave yasal düzenleme, İçişleri Bakanlığı/Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü başta olmak üzere, ilgili kurum vekuruluşlar, M,ernis projesi ve benzeri sistem- proje &#8211; uygulama ve yazılımlar ile gerekli entegrasyon çalışmaları yapılmak suretiyle Noterlerin/Noterliklerin (ihtiyaç duyan diğer resmi kurum ve kuruluşların, idare makamlarının, yargı mercilerinin v.b kurum ve kuruluşların) sisteme şifre ile girip, on-line sorgulama yaparak; &#8220;ilgilinin&#8221; okur/yazar olup olmadığının resmi ,  objektif, doğru , sicilli, dayanaklı ve sağlıklı şekilde anında tespitini sağlayacak bir sistem oluşturulmalıdır. Bugün için böyle bir sistem, resmi sicil / veri tabanı/ bilgi bankası olsa; 6100 sayılı HMK 206. Maddesiyle ilgili bir çok tereddüt / tartışma/ muhtemel sakınca baştan filtre edilmiş olurdu. Bu husus bile ; &#8220;yasanın/yasaların mevcut kurumları düşünerek , mevcut kurum ve kurumsal yapı ile entegrasyon durumunu düşünerek ve yasanın gerekli kıldığı takviye müesseselerin (resmi okur/yazar sicili gibi sistemlerin...)  en azından  yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte devreye sokulması gerektiğini açıkça göstermektedir. 

Yasanın / yasaların yürürlüğe girmesinden sonra yaşanacak uyum sürecinde ; doğal olarak yasanın aksayan veya aksamayan yönleriyle , ihtiyaç duyulan ilave tedbir , müessese , tüzük, yönetmelik gibi ilave düzenlemelerin yapılması ihtiyacı var ise; buna ilişkin &#8220;izleme ve değerlendirme &#8220; sürecinin de yaşanmakta olduğu her türlü izahtan varestedir. İşte T.N.B 'nin böyle bir sürecte; anılan yasanın (ve yürürlüğe yeni giren yasaların) çok tartışılan, tereddütleri mucip olan , aksayanyönleriyle ilgili olarak ; başta forum ve anket yöntemini ve ortamını kullanmak suretiyle , akabinde &#8220;değerlendirme toplantıları , paneller , seminerler , sempozyumlar ,&#8221; tertip etmek veya bu çalışmaların tertibine /organizasyonuna öncülük etmek suretiyle; &#8220;tatbikatın doğru ve isabetli şekilde oluşmasına / yönlenmesine ve anılan yasanın / yasaların adaletin &#8211; hakkaniyetin tesisinde ideal ve verimli sonuçlar doğurmasına çok önemli , faydalı katkılar sağlayabileceği naçizane görüş ve kanaatiyle; durumu ve bu naçizane görüş ve kanaatlerimi  sayın T.N.B yönetiminin / yöneticilerinin/ yetkililerinin ve sayın meslektaşlarımın bilgi ve tensiplerine arz eder , saygılar sunarım.


	Zeki KANER
   MURADİYE NOTERİ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">Sayın Meslektaşlarım;<br />
<br />
<br />
<br />
Türkiye&#8217;nin Avrupa Birliğine 1987 yılındaki resmi üyelik başvurusunun akabinde aheste giden kısa bir dönemin ardından; 1988 yılında başlatılan; &#8220;Politika&#8221; ve &#8220;Mevzuat&#8221; uyum çalışmaları 1995 yılı sonuna kadar hızla devam etmiş, gümrük birliğinin başlaması için gerekli alt yapı ve yasal zemini hazırlama çalışmalarını müteakip, 1996 yılından itibaren yine yavaşlamış, 1999 yılında Türkiye&#8217;ye üyeliğe &#8220;aday ülke&#8221; statüsünün tanınmasından sonra, &#8220;uyum süreci&#8221; ve  mevzuat uyumu çalışmaları yeniden hızlandırılmış, ilk etapta dokuz (9) adet uyum paketi, bilahare ilave paketlerle on beş (15) temel uyum paketi yasaları çıkarılmış, ilave yasalarla/yasal değişikliklerle söz konusu uyum süreci ve akabindeki tarama süreci ikmal edilmeye çalışılmış, tarama süreci muhtelif konularda  fasıl başlıkları halinde (35 başlık altında)  sürdürülmüş ve halen sürdürülmektedir. Çünkü halen &#8220;tarama süreci&#8221;   tamamlanmamış ve açılmamış fasıl başlıkları bulunmaktadır. Türkiye bu uyum sürecini bil hassa mevzuat uyum çalışmalarını &#8220;çok hızlı şekilde&#8221; ikmale çalıştığı için, anılan süreçte &#8220;yasa yapma tekniği&#8221; ve hatta oylama tekniği ve usulü ile kanunların ismi, içeriği ve manzumesi gibi konularda hukuk mirası , üniversal metod ve hatta üniversitelerde öğretilen ideal teknik ve tatbikat tarafından yadırganan ve hatta bizim de naçizane olarak katıldığımız seminer, panel ve sempozyum gibi çalışmalarda; bazen forum ortamlarında ve hukuk dergilerine naçizane şekilde yazdığımız makalalerde ; &#8220;müsbet&#8221;/ yapıcı&#8221; manada tenkit ve önerilerle dile getirmeye çalıştığımız tutum içine girilmiştir.Bu tutum ve yöntem; anılan süreçte çıkarılan yasalara hemen yansımış, bilim çevrelerinde, akademisyenler araştırmacılar ve tatbikatçılar nezdinde haklı tenkitlere yol açmıştır. Şöyle ki ; <br />
<br />
	1-Birbiriyle ilgisiz bir çok kanun &#8220;torba kanun&#8221; adı altında bir tek kanun çatısı altında toplanmış , &#8220; Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun&#8221; adı altında ve için de &#8220; sosyal güvenlikten , çek kanununa , vergi kanunlarından tarım ve gümrükle ilgili kanunlara kadar (ilgili/ilgisiz)birçok kanunun sıkıştırıldığı kanun ve kanunlar çıkarılmıştır.Halbuki bu yöntem;Roma hukukundan beri gelen &#8220;Lex Caecilia  Didia (konunun tekliği) ilkesine tamamen aykırıdır. M.Ö 98 Yılında Roma konsülleri Caecilia Metellus Nepos ve Titus Didius tarafından yürürlüğe konulan &#8220;Lex Caecilia  Didia (konunun tekliği) ilkesi ile, birbiriyle ilgisiz hükümlerin, birbiriyle ilgisiz kanunların, aynı kanun çatısı altında ve adeta &#8220;torba kanun &#8220; ( Lex Per Saturam) olarak toplanması hukuka aykırı görülmüş ve yasaklanmıştır. Ancak maalesef bu prensip zaman içerisinde unutulmuş ve son zamanlarda bu prensibe aykırı ve yukarıda arz edilen şekilde , &#8220;torba kanun&#8221; niteliğinde, birbiriyle ilgisi olmayan bir çok kanunun; , &#8220; Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun&#8221; adı altında ve için de &#8220; sosyal güvenlikten , çek kanununa , vergi kanunlarından tarım ve gümrükle ilgili kanunlara kadar (lgili/ilgisiz)birçok kanunun sıkıştırıldığı kanun ve kanunların  çıkarıldığı gözlenmektedir. <br />
               2-Kanunların hazırlık aşamasında;&#8221;fizibilite çalışmalarının kısa tutulduğu ve dar bir zamana sıkıştırıldığı,oysa;&#8221;Üniversitelerden,.Meslek Teşekküllerinden(bu cümleden olmak üzere         <br />
T.N.B ve Noter Odalarından,Noterlerden ve Hukuk alanında çalışan tatbikatçılardan),Barolardan,Sivil Toplum Kuruluşlarından &#8220;gerçek manada,içerize edilip,özümsemeyi sağlayacak ve muayyen bir zaman dilimine yayılmış tanıtım ve tartışma safhasını müteakip görüş/öneri alınmasının (bir ya da birkaç gün önce yazı gönderilip;üç gün içerisinde mesai bitimine kadar görüşlerinizi bildiriniz...şeklindeki aceleci/hızlandırılmış tavır,tutum ve yaklaşımın terkinin)ve bu suretle;&#8221;toplum nezdinde ve kamu vicdanında,bilhassa hukuk çevrelerinde &#8220;müşterek bir akıl ve müşterek bir sağduyu ve kabul'ün,kollektif bir aydınlanma ve bilinçlenmenin sağlanmasının,bu suretle yasa veya yasalar paketi çıkmadan bireylerin/toplumun yasaya/yasalar paketine önceden hazırlanmasının uyumu sağlamak bakımından faydalı/isabetli olacağı,<br />
                 3-Yukarıda 1.ve 2.benttearzetmeye çalıştığım hususlara tam olarak riayet edilmediği için;&#8221;reform adı altında çıkarılan yasaların veya yasalar paketinin dahi diğer yasalar ile çatışan,uyum arzetmeyen,kanun içi ve kanunlar arası çatışma doğuran hükümleri bilahare tatbikat sırasında anlaşılmakta,muhtemel sıkıntıları hafifletmek için bazen yasanın/yasaların yürürlüğü ertelenmekte(yeni ceza adaleti paketi yasalarında olduğu gibi...),yasalar yürürlüğe girdikten sonra (ilk iki yıl içinde dahi) üç kez değişiklik yapılmak zorunda kalındığı(yeni ceza adaleti paketi yasalarında olduğu gibi...),bilahare &#8220;uyum/armonizasyon/senkronizasyon sağlamak için ilave yasa ya da yasalar çıkarılmak zorunda kalındığı(Örneğin;5728 sayılı yasa ile;(153)adet özel yasada değişiklik yapılmak zorunda kalınması gibi...).<br />
                    4-Yine yukarıda 1.ve2.bentlerde arzettiğim sebeplerden ötürü,İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi önüne intikal eden bazı davalarda bu mahkeme&#8221;Kanunun Kalitesi&#8221;diye bir kriteri uygulayarak bir çok ülkeyi ve ülkemizi ciddi ve ağır şekilde eleştirmektedir(Örneğin;Krusslin Huvig/Fransa kararında Fransa'ya,Ağaoğlu/Türkiye kararında Türkiye'ye yönelik eleştiriler...)<br />
                      5-Nitekim;Türkiye/Avrupa Birliği ilişkilerinin son oniki(12)ayını değerlendiren &#8220;2011 İlerleme Raporu;Avrupa Komisyonunca(Genişlemeden Sorumlu Komiseri Stefan Füle tarafından)geçtiğimiz günlerde açıklanmış olup,sözkonusu raporda;kilit meselenin&#8221;Hukuk&#8221;olduğu,Türkiye'nin iç hukukunda (yapılan tüm reform çalışmalarına rağmen...)halen bazı sorunlar olduğu açıkça belirtilmektedir.Zaten Adalet Bakanlığı tarafndan da(anılan ilerleme raporu da dikkate alınarak...)bir kısım yasalarda &#8220;mevzuat uyumu ile ilgili ilave değişiklikler yapılmasına yönelik çalışmaların başlatıldığı açıklanmıştır&#8221;. <br />
                     İşte bugünlerde üzerinde çok tartışılan;6100 sayılı HMK 206,208/4.maddelerine yukarıda arzetmeye çalıştığım kriterler çerçevesinde bakılırsa;tartışmaların haklı sebebi,içeriği ve kapsamı çok daha iyi anlaşılabilir.Görünen o ki;bu tartışmalar daha da devam edecektir.Çünkü bilhassa onaylama işlemlere 6100 sayılı HMK 206.Maddesinin tesiri(özellikle kanunda açık hüküm bulunmayan hallerde bu tesirin kapsamı ve derecesi);Lex<br />
Posterior Derogat Legi Priori(sonraki kanun/hüküm, öncekini ilga eder),Lex Specialis Derogat Legi Generalis(Özel Hüküm ,Genel Hükmün Önüne Geçer)kuralının uygulanıp/uygulanmayacağı, uygulanacaksa; uygulanma derecesi ve kapsamı gibi konular, çok tartışmaya açık ve halende üzerinde muhtelif tereddütlerin ve bu nedenle muhtelif görüşlerin, tartışmaların devam ettiği konulardır. <br />
		6100 sayılı HMK'nın 206. Maddesiyle ilgili olarak evvelce (11/10/2011 tarihinde) yazmış olduğum yazıda da arz etmeye çalıştığım üzere; 12 Eylül 2010 referandumu ile oylanıp kabul edilen  5982          sayılı kanun ile Anayasanın 20. Maddesine eklenen son fıkra uyarınca ; &#8220;temel hak ve hürriyetler arasına alınan &#8220; kişisel verilere ilişkin bu ana hükme rağmen; henüz kişisel verilerle ilgili; kanun, tüzük , yönetmelik bazında detaylı mevzuat ve bununla bağlantılı okur/yazar sicili/veri tabanı / bilgi bankası bulunmadığı için ve böyle bir yeknesak/yerleşmiş mevzuat bulunmadığı bilinmesine rağmen 6100 sayılı HMK  206. Maddesinin bu şekilde kaleme alınması ve bu haliyle yürürlüğe konulması ; anılan hükme bağlı harç-damga-değerli kağıt bedeli tahsili ya da muafiyeti bakımından çeşitli  hatalı ve eşitsiz işlemlere ve tüm bu açılardan çeşitli sakıncalara yol açabilecek niteliktedir. İşte bu sakıncaları azaltmak, minimize etmek/filtre etmek için 11/10/2011 tarihli önceki yazımda da arz etmeye çalıştığım &#8220;okur/yazar sicili&#8221; ve buna ilişkin &#8220;veri tabanı/veri bankası&#8221; oluşturulmalı ve bunun için biran evvel alt yapı çalışmaları , gerekirse ilave yasal düzenleme, İçişleri Bakanlığı/Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü başta olmak üzere, ilgili kurum vekuruluşlar, M,ernis projesi ve benzeri sistem- proje &#8211; uygulama ve yazılımlar ile gerekli entegrasyon çalışmaları yapılmak suretiyle Noterlerin/Noterliklerin (ihtiyaç duyan diğer resmi kurum ve kuruluşların, idare makamlarının, yargı mercilerinin v.b kurum ve kuruluşların) sisteme şifre ile girip, on-line sorgulama yaparak; &#8220;ilgilinin&#8221; okur/yazar olup olmadığının resmi ,  objektif, doğru , sicilli, dayanaklı ve sağlıklı şekilde anında tespitini sağlayacak bir sistem oluşturulmalıdır. Bugün için böyle bir sistem, resmi sicil / veri tabanı/ bilgi bankası olsa; 6100 sayılı HMK 206. Maddesiyle ilgili bir çok tereddüt / tartışma/ muhtemel sakınca baştan filtre edilmiş olurdu. Bu husus bile ; &#8220;yasanın/yasaların mevcut kurumları düşünerek , mevcut kurum ve kurumsal yapı ile entegrasyon durumunu düşünerek ve yasanın gerekli kıldığı takviye müesseselerin (resmi okur/yazar sicili gibi sistemlerin...)  en azından  yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte devreye sokulması gerektiğini açıkça göstermektedir. <br />
<br />
Yasanın / yasaların yürürlüğe girmesinden sonra yaşanacak uyum sürecinde ; doğal olarak yasanın aksayan veya aksamayan yönleriyle , ihtiyaç duyulan ilave tedbir , müessese , tüzük, yönetmelik gibi ilave düzenlemelerin yapılması ihtiyacı var ise; buna ilişkin &#8220;izleme ve değerlendirme &#8220; sürecinin de yaşanmakta olduğu her türlü izahtan varestedir. İşte T.N.B 'nin böyle bir sürecte; anılan yasanın (ve yürürlüğe yeni giren yasaların) çok tartışılan, tereddütleri mucip olan , aksayanyönleriyle ilgili olarak ; başta forum ve anket yöntemini ve ortamını kullanmak suretiyle , akabinde &#8220;değerlendirme toplantıları , paneller , seminerler , sempozyumlar ,&#8221; tertip etmek veya bu çalışmaların tertibine /organizasyonuna öncülük etmek suretiyle; &#8220;tatbikatın doğru ve isabetli şekilde oluşmasına / yönlenmesine ve anılan yasanın / yasaların adaletin &#8211; hakkaniyetin tesisinde ideal ve verimli sonuçlar doğurmasına çok önemli , faydalı katkılar sağlayabileceği naçizane görüş ve kanaatiyle; durumu ve bu naçizane görüş ve kanaatlerimi  sayın T.N.B yönetiminin / yöneticilerinin/ yetkililerinin ve sayın meslektaşlarımın bilgi ve tensiplerine arz eder , saygılar sunarım.<br />
<br />
<br />
	Zeki KANER<br />
   MURADİYE NOTERİ</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Zeki Kaner</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?443-quot-HUKUKÇULUK-quot-VE-quot-YASACILIK-quot-SINAVI</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA["DEPREM / TOPLUM / BİREY / İDARE VE HUKUK".]]></title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?442-quot-DEPREM-TOPLUM-BİREY-İDARE-VE-HUKUK-quot</link>
			<pubDate>Fri, 28 Oct 2011 12:16:58 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Doğal afetlerden biri olan &#8220;deprem&#8221; ; bir çok bölgesi fay hattı üzerinde olan ülkemizi yakından ilgilendirmekte ve bu doğal afet sebebiyle ülkemiz (maalesef) bir çok can kayıpları, yaralanmalar, maddi/manevi üzüntüler yaşamaktadır. Bu üzüntüler ve acılar; önceki tecrübelerden gerekli dersler çıkarılmadığı ve buna uygun yasal , idari , insani, psikolojik, sosyolojik tedbirler  alınmadığı için; maalesef/maateessüf  acılar, yaralanmalar ve kayıplar adeta tekerrür etmektedir. Geçmişte yaşanan Erzincan, Marmara, Elazığ, Simav depremleri bunun acı ve somut misalleridir. 
	
	23/10/2011 tarihinde Van ili Merkez Tabanlı köyü Menşeili ve 7.2 şiddetindeki üzücü deprem de (maalesef/maateessüf )  söz konusu acı ve somut misallerden biri olmuştur. Söz konusu depremle ilgili olarak;

A- Kuzey Anadolu fay hattı , Doğu Anadolu fay hattı, Çaldıran fay hattı gibi değişik fay hatlarının bulunduğu bölgede söz konusu depremin, anılan bu fay hatlarının dışında, beklenmedik sürpriz bir deprem olduğu uzmanlarca  belirtilmektedir. 

B-Deliçay ve Zilan çay'ı gibi; "iki çay'ın " Erciş ilçesinin altından akıp, Van gölüne karıştığı bilinmesine ve adeta Erciş ilçesinin "Kum-Çakıl ve Alüvyon tabakası üzerinde yüzen ilçe olarak tanımlanmasına rağmen ; Erciş ilçesinde 7-8 katlı binalara imar izni/ imar ruhsatı / inşaat ruhsatı ve projesi / iskan ruhsatı verilmesinin  ne kadar hatalı, yanlış olduğu ve hukuken "sorumluluğu gerektirir nitelikte olduğu" , bu nedenle "taksirle ve hatta şuurlu taksirle birden ziyade kişinin ölümüne ve yaralanmasına sebebiyet vermek " eyleminden dolayı "soruşturmayı gerektirir nitelikte olduğu " , bu cihetten görevlisinin / görevlilerinin ve sorumlusunun / sorumlularının yukarıda sorulan suallere herhalde hukuk önünde tüm toplumu/kamu oyunu tatmin edecek cevap / cevaplar vermeleri gerekecektir. 

C-Erciş ilçesindeki özetlenen bu tablo insani/vicdani açıdan, maddi/manevi açıdan  (can kayıpları, ciddi yaralanmalar, göçük altından güçlükle çıkarılan ve halen çıkarılmayı bekleyen insanlar, ağır ve ciddi mal kayıpları cihetinden...)   çok hüzünlü nitelikte olup, Erciş ilçesinden civar ilçelere ve bu arada ilçemize (Muradiye ilçesine) ambulanslarla hastane ve sağlık ocağına sürekli yaralılar taşınmakta olup, ağır yaralılar Van ili hastanelerine sevk edilmekte, ağır olmayan yaralılara civar ilçelerde ve ilçemizde muayene ve tedavi uygulanmaktadır. 
D- Anılan depremin şimdiye kadar; yaklaşık sekiz yüz(800) civarında kayda değer artçı sarsıntısı olmuş ve bu artçı sarsıntılar gittikçe azalan şiddet ve düzeyde de olsa (fakat 3 ila 5 arası şiddetinde) halen devam etmektedir. 
E-Anılan depremin ciddi sayıda can kayıplarına , yaralanmalara , ağır ve ciddi mal kayıplarına yol açan yıkıcı etkisi "VAN İLİ VE ERCİŞ İLÇESİNDE" meydana gelmiş olup, henüz bağlı köylerden "tam, açık, net bilgiler alınamamıştır". Ancak bugün(26-10-2011) itibariyle
resmi verilere göre dahi(480 ölü,1500 yaralı mevcut olup,henüz enkazı kaldırılamayan binalar bulunması nedeni  ile bu sayıların daha da artmasından endişe edilmektedir).
Söz konusu  depremin meydana getirdiği acıların , yaralanmaların , maddi/manevi kayıpların şifa ve teselli bulması ve hayatın tam anlamıyla normale dönmesi kayda değer bir zamana ihtiyaç göstermektedir. Görev sebebiyle yurdumuzun değişik bölgelerinde çalışırken ; muhtelif depremlere tanık olmuş ve İstanbul'da dahi depremi yaşamış bir meslektaşınız olarak ; mukayese yapmak suretiyle ve hiç bir mübalağaya girmeden; "Van ili- Tabanlı köyü merkezli olan ve Van ili ve Erciş ilçesinde yukarıda özetlemeye çalıştığım üzücü etkileri meydana getiren bu depremin; "çok geniş kapsamlı , büyük etkili (7.2 şiddetinde, ancak; hissedilir etkisinin 9 ila 10 arası arası şiddetinde olduğu uzmanlarca da söylenen ...) , şiddetli ve kayda değer bir deprem olduğunu, insani , vicdani , maddi/manevi, hukuki-idari açılardan, çıkarılması gereken pek çok dersler ihtiva ettiğini   söyleyebilirim. Çıkarılması gereken söz konusu dersler cümlesinden olmak üzere; 

	1-Fay hattı gerçeği dikkate alınarak; yeni yerleşime açılacak beldelerin, şehirlerin daima söz konusu gerçek ve jeolojik/sismolojik veriler, deprem yönetmeliği ve depreme mukavim inşaat tekniği dikkate alınarak inşaa edilmesi,

	2-Ortalama 30 ila 50 yıllık sağlıklı ömrü bulunan binaların , söz konusu süreler geçtikten sonra mutlaka inşaat tekniği, mukavemet , korozyon, malzeme yorgunluğu testlerine tabii  tutularak gözden geçirilmesi , güçlendirme yapılmak suretiyle kullanıma ve iskana devam edilebilecek olanların mutlaka &#8220;güçlendirme&#8221; uygulamasına tabii tutulması , güçlendirmeden verim alınamayacak kadar yıpranmış , yıkılmaya yüz tutmuş binaların mutlaka mevzuata ve usulüne uygun şekilde yıkımının gerçekleştirilmesi (bu arada konuyla  ilgili ve yıkılmaya yüz tutmuş ancak kat mülkiyetine tabii oluşu ve kat maliklerinden biri tarafından dahi yıkımı karşı çıkılması ve &#8220;oy birliği&#8221; sağlanamadığı için yasal engel sebebiyle yıkılamayan binalarla ilgili kat mülkiyeti kanununda gerekli yasal değişikliğin biran evvel sağlanması ve söz konusu yasal değişiklik gerçekleştirilinceye kadar Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 13/05/2002tarih, 2002/4729 esas , 2002/5607 k sayılı içtihadı uyarınca , bu tür binalar  için &#8220;idari mercilerce ; imar mevzuatı çerçevesinde kullanma izninin iptaline dair karar alınması ve ana yapının yıkılmasına gerek olup /olmadığı değerlendirilerek ; can ve mal güvenliği ve toplum açısından tehlikeye açık şekilde mail-i inhidam (yıkılmaya yüz tutmuş) nitelikte olanların yıkımına dair kararların alınması ve uygulanması (örneğin; İstanbul ilinde bu şekilde yıkım kararı alınmış ellibin (50.000) bina olduğu,  iki ( 2) milyon konutun yenilenmesi gerektiği, İstanbul'daki yapıların  yüzde  yetmişinin kaçak , yüzde doksanının depreme dayanıksız olduğu, hakkında yıkım kararı alınan toplam 50.000 bina bulunduğu halde ; halen ilgililerince boşaltılmadığı için ; potansiyel mağdur/ potansiyel mağdurlar ve potansiyel tehlike durumunun göz önünde tutulması...) 

	3-İmar-inşaat-iskan izinleri ve ruhsatları konusunda görevli-yetkili olanların ; &#8220;deprem gerçeğini &#8220;  ve yukarıda arz edilen acı örnekleri dikkate alınarak ; söz konusu yetkilerini tamamen ilmi-teknik açıdan ve yasalara-yönetmeliklere uygun ve tavizsiz şekilde kullanmaları , 

	4-Her ne kadar ; &#8220;söylemeye dilimiz varmasa da ; orta veya uzun vade de meydana geleceği uzmanlarca somut verilere dayalı olarak dile getirilen ; &#8220;Büyük İstanbul Depremine&#8221; ülke olarak , millet olarak, topyekün hazırlanılması , yukarıda arz ve izaha çalışılan hukuki, idari , zecri tedbirlerin biran evvel ikmali , 

	5-Yukarıda acı ve somut örnek olarak sayılan depremlerle birlikte dile getirilmesi gereken ve 10/09/1509 tarihinde gece saat 04.00 'te meydana gelen ve kıyamet-i sugra (küçük kıyamet) olarak tarihe geçen ve İstanbul'u  adeta yerle bir eden deprem ile , 22/05/1766 da meydana gelen ve 2 dakika süren ve dört bin (4.000) kişinin ölümüne yol açan ve artçı sarsıntıları sekiz (8) ay devam eden İstanbul depremlerinin meydana getirdiği yıkımlar , ağır can kayıpları , ağır yaralanmalar , çok büyük maddi kayıplar dikkate alınarak ve deprem mühendislerinin , jeologların , sismologların çeşitli bilimsel verilere dayalı olarak orta ve uzun vadede gerçekleşeceği ön görülen &#8220; Büyük İstanbul Depremine&#8221; Hukuki , idari , mali , tıbbi, psikolojik , sosyolojik , arama-kurtarma ve ilk yardım,gıda,ilaç,çadır,battaniye,soba,prefabrik ev v.b..yardım malzemelerinin ulaştırılması ve dağıtımı,afet ve kriz yönetimi gibi hususlar başta olmak üzere , her açıdan tam bir &#8220;seferberlik anlayışı  ve yaklaşımı ile &#8220;       topyekun hazırlanmak;herhalde önceki acı depremlerden  çıkarılması gereken multipl derslerden biridir ve başlıcasıdır.Ülke olarak/Millet olarak/Bireyler olarak bir daha bu acıları yaşamamak için (-ki    yaşamak istemiyoruz...); Ülke olarak/Millet olarak/Bireyler olarak                  müteyakkız, basiretli ve müdebbir olmamız gerektiğini  naçizane olarak düşünüyorum. Saygılarımla.



Zeki KANER 
MURADİYE NOTERİ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">Doğal afetlerden biri olan &#8220;deprem&#8221; ; bir çok bölgesi fay hattı üzerinde olan ülkemizi yakından ilgilendirmekte ve bu doğal afet sebebiyle ülkemiz (maalesef) bir çok can kayıpları, yaralanmalar, maddi/manevi üzüntüler yaşamaktadır. Bu üzüntüler ve acılar; önceki tecrübelerden gerekli dersler çıkarılmadığı ve buna uygun yasal , idari , insani, psikolojik, sosyolojik tedbirler  alınmadığı için; maalesef/maateessüf  acılar, yaralanmalar ve kayıplar adeta tekerrür etmektedir. Geçmişte yaşanan Erzincan, Marmara, Elazığ, Simav depremleri bunun acı ve somut misalleridir. <br />
	<br />
	23/10/2011 tarihinde Van ili Merkez Tabanlı köyü Menşeili ve 7.2 şiddetindeki üzücü deprem de (maalesef/maateessüf )  söz konusu acı ve somut misallerden biri olmuştur. Söz konusu depremle ilgili olarak;<br />
<br />
A- Kuzey Anadolu fay hattı , Doğu Anadolu fay hattı, Çaldıran fay hattı gibi değişik fay hatlarının bulunduğu bölgede söz konusu depremin, anılan bu fay hatlarının dışında, beklenmedik sürpriz bir deprem olduğu uzmanlarca  belirtilmektedir. <br />
<br />
B-Deliçay ve Zilan çay'ı gibi; &quot;iki çay'ın &quot; Erciş ilçesinin altından akıp, Van gölüne karıştığı bilinmesine ve adeta Erciş ilçesinin &quot;Kum-Çakıl ve Alüvyon tabakası üzerinde yüzen ilçe olarak tanımlanmasına rağmen ; Erciş ilçesinde 7-8 katlı binalara imar izni/ imar ruhsatı / inşaat ruhsatı ve projesi / iskan ruhsatı verilmesinin  ne kadar hatalı, yanlış olduğu ve hukuken &quot;sorumluluğu gerektirir nitelikte olduğu&quot; , bu nedenle &quot;taksirle ve hatta şuurlu taksirle birden ziyade kişinin ölümüne ve yaralanmasına sebebiyet vermek &quot; eyleminden dolayı &quot;soruşturmayı gerektirir nitelikte olduğu &quot; , bu cihetten görevlisinin / görevlilerinin ve sorumlusunun / sorumlularının yukarıda sorulan suallere herhalde hukuk önünde tüm toplumu/kamu oyunu tatmin edecek cevap / cevaplar vermeleri gerekecektir. <br />
<br />
C-Erciş ilçesindeki özetlenen bu tablo insani/vicdani açıdan, maddi/manevi açıdan  (can kayıpları, ciddi yaralanmalar, göçük altından güçlükle çıkarılan ve halen çıkarılmayı bekleyen insanlar, ağır ve ciddi mal kayıpları cihetinden...)   çok hüzünlü nitelikte olup, Erciş ilçesinden civar ilçelere ve bu arada ilçemize (Muradiye ilçesine) ambulanslarla hastane ve sağlık ocağına sürekli yaralılar taşınmakta olup, ağır yaralılar Van ili hastanelerine sevk edilmekte, ağır olmayan yaralılara civar ilçelerde ve ilçemizde muayene ve tedavi uygulanmaktadır. <br />
D- Anılan depremin şimdiye kadar; yaklaşık sekiz yüz(800) civarında kayda değer artçı sarsıntısı olmuş ve bu artçı sarsıntılar gittikçe azalan şiddet ve düzeyde de olsa (fakat 3 ila 5 arası şiddetinde) halen devam etmektedir. <br />
E-Anılan depremin ciddi sayıda can kayıplarına , yaralanmalara , ağır ve ciddi mal kayıplarına yol açan yıkıcı etkisi &quot;VAN İLİ VE ERCİŞ İLÇESİNDE&quot; meydana gelmiş olup, henüz bağlı köylerden &quot;tam, açık, net bilgiler alınamamıştır&quot;. Ancak bugün(26-10-2011) itibariyle<br />
resmi verilere göre dahi(480 ölü,1500 yaralı mevcut olup,henüz enkazı kaldırılamayan binalar bulunması nedeni  ile bu sayıların daha da artmasından endişe edilmektedir).<br />
Söz konusu  depremin meydana getirdiği acıların , yaralanmaların , maddi/manevi kayıpların şifa ve teselli bulması ve hayatın tam anlamıyla normale dönmesi kayda değer bir zamana ihtiyaç göstermektedir. Görev sebebiyle yurdumuzun değişik bölgelerinde çalışırken ; muhtelif depremlere tanık olmuş ve İstanbul'da dahi depremi yaşamış bir meslektaşınız olarak ; mukayese yapmak suretiyle ve hiç bir mübalağaya girmeden; &quot;Van ili- Tabanlı köyü merkezli olan ve Van ili ve Erciş ilçesinde yukarıda özetlemeye çalıştığım üzücü etkileri meydana getiren bu depremin; &quot;çok geniş kapsamlı , büyük etkili (7.2 şiddetinde, ancak; hissedilir etkisinin 9 ila 10 arası arası şiddetinde olduğu uzmanlarca da söylenen ...) , şiddetli ve kayda değer bir deprem olduğunu, insani , vicdani , maddi/manevi, hukuki-idari açılardan, çıkarılması gereken pek çok dersler ihtiva ettiğini   söyleyebilirim. Çıkarılması gereken söz konusu dersler cümlesinden olmak üzere; <br />
<br />
	1-Fay hattı gerçeği dikkate alınarak; yeni yerleşime açılacak beldelerin, şehirlerin daima söz konusu gerçek ve jeolojik/sismolojik veriler, deprem yönetmeliği ve depreme mukavim inşaat tekniği dikkate alınarak inşaa edilmesi,<br />
<br />
	2-Ortalama 30 ila 50 yıllık sağlıklı ömrü bulunan binaların , söz konusu süreler geçtikten sonra mutlaka inşaat tekniği, mukavemet , korozyon, malzeme yorgunluğu testlerine tabii  tutularak gözden geçirilmesi , güçlendirme yapılmak suretiyle kullanıma ve iskana devam edilebilecek olanların mutlaka &#8220;güçlendirme&#8221; uygulamasına tabii tutulması , güçlendirmeden verim alınamayacak kadar yıpranmış , yıkılmaya yüz tutmuş binaların mutlaka mevzuata ve usulüne uygun şekilde yıkımının gerçekleştirilmesi (bu arada konuyla  ilgili ve yıkılmaya yüz tutmuş ancak kat mülkiyetine tabii oluşu ve kat maliklerinden biri tarafından dahi yıkımı karşı çıkılması ve &#8220;oy birliği&#8221; sağlanamadığı için yasal engel sebebiyle yıkılamayan binalarla ilgili kat mülkiyeti kanununda gerekli yasal değişikliğin biran evvel sağlanması ve söz konusu yasal değişiklik gerçekleştirilinceye kadar Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 13/05/2002tarih, 2002/4729 esas , 2002/5607 k sayılı içtihadı uyarınca , bu tür binalar  için &#8220;idari mercilerce ; imar mevzuatı çerçevesinde kullanma izninin iptaline dair karar alınması ve ana yapının yıkılmasına gerek olup /olmadığı değerlendirilerek ; can ve mal güvenliği ve toplum açısından tehlikeye açık şekilde mail-i inhidam (yıkılmaya yüz tutmuş) nitelikte olanların yıkımına dair kararların alınması ve uygulanması (örneğin; İstanbul ilinde bu şekilde yıkım kararı alınmış ellibin (50.000) bina olduğu,  iki ( 2) milyon konutun yenilenmesi gerektiği, İstanbul'daki yapıların  yüzde  yetmişinin kaçak , yüzde doksanının depreme dayanıksız olduğu, hakkında yıkım kararı alınan toplam 50.000 bina bulunduğu halde ; halen ilgililerince boşaltılmadığı için ; potansiyel mağdur/ potansiyel mağdurlar ve potansiyel tehlike durumunun göz önünde tutulması...) <br />
<br />
	3-İmar-inşaat-iskan izinleri ve ruhsatları konusunda görevli-yetkili olanların ; &#8220;deprem gerçeğini &#8220;  ve yukarıda arz edilen acı örnekleri dikkate alınarak ; söz konusu yetkilerini tamamen ilmi-teknik açıdan ve yasalara-yönetmeliklere uygun ve tavizsiz şekilde kullanmaları , <br />
<br />
	4-Her ne kadar ; &#8220;söylemeye dilimiz varmasa da ; orta veya uzun vade de meydana geleceği uzmanlarca somut verilere dayalı olarak dile getirilen ; &#8220;Büyük İstanbul Depremine&#8221; ülke olarak , millet olarak, topyekün hazırlanılması , yukarıda arz ve izaha çalışılan hukuki, idari , zecri tedbirlerin biran evvel ikmali , <br />
<br />
	5-Yukarıda acı ve somut örnek olarak sayılan depremlerle birlikte dile getirilmesi gereken ve 10/09/1509 tarihinde gece saat 04.00 'te meydana gelen ve kıyamet-i sugra (küçük kıyamet) olarak tarihe geçen ve İstanbul'u  adeta yerle bir eden deprem ile , 22/05/1766 da meydana gelen ve 2 dakika süren ve dört bin (4.000) kişinin ölümüne yol açan ve artçı sarsıntıları sekiz (8) ay devam eden İstanbul depremlerinin meydana getirdiği yıkımlar , ağır can kayıpları , ağır yaralanmalar , çok büyük maddi kayıplar dikkate alınarak ve deprem mühendislerinin , jeologların , sismologların çeşitli bilimsel verilere dayalı olarak orta ve uzun vadede gerçekleşeceği ön görülen &#8220; Büyük İstanbul Depremine&#8221; Hukuki , idari , mali , tıbbi, psikolojik , sosyolojik , arama-kurtarma ve ilk yardım,gıda,ilaç,çadır,battaniye,soba,prefabrik ev v.b..yardım malzemelerinin ulaştırılması ve dağıtımı,afet ve kriz yönetimi gibi hususlar başta olmak üzere , her açıdan tam bir &#8220;seferberlik anlayışı  ve yaklaşımı ile &#8220;       topyekun hazırlanmak;herhalde önceki acı depremlerden  çıkarılması gereken multipl derslerden biridir ve başlıcasıdır.Ülke olarak/Millet olarak/Bireyler olarak bir daha bu acıları yaşamamak için (-ki    yaşamak istemiyoruz...); Ülke olarak/Millet olarak/Bireyler olarak                  müteyakkız, basiretli ve müdebbir olmamız gerektiğini  naçizane olarak düşünüyorum. Saygılarımla.<br />
<br />
<br />
<br />
Zeki KANER <br />
MURADİYE NOTERİ</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Zeki Kaner</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?442-quot-DEPREM-TOPLUM-BİREY-İDARE-VE-HUKUK-quot</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Huma Kuşu&#8207;]]></title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?438-Huma-Kuşu&#8207;</link>
			<pubDate>Wed, 21 Sep 2011 08:06:44 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Huma kuşu adlı Erzurum yöremize ait olan uzun havamızın diğer türkülerde olduğu gibi bir hikâyesi mevcuttur. Kendini Erzurum&#8217;a adamış büyüklerimizden bizlere kalan bilgiler neticesinde hikâyemiz şöyledir.

Seferberlik ilan edilmiş ülkedeki tüm gençler okuyan okumayan tümü askere çağrılmıştır. Erzurum&#8217;un Ilıca nahiyesine bağlı Tikkir (Çiğdemli) köyünde Mustafa ve Gülbahar'ın dillere destan aşklarını bilmeyen yoktur. Evlenmelerine izin verilir ve evlenirler. Mustafa askere alınır. Gülbahar&#8217;ın iki gözü iki çeşmedir ama yapacak bir şey yoktur. Vatan savunmasıdır. Mustafa gitmiştir ve Gülbahar her sabah kalktığında bahçeye çıkar yavuklusunun yoluna uzun uzun bakarak geleceği günü bekler. Bekler ama ne gelen var nede haber. Gülbahar&#8217;ın bu durumu kaynanasını ve kayınbabasını çok üzmektedir. Gelin her geçen gün eriyip gitmektedir. Huma kuşuna bir cennet kuşu da denir. Çok yükseklerde uçar ve bu uçuşu günlerce sürer adeta bir haberci kuşu gibidir.

Mustafa&#8217;dan yıllarca haber gelmez. Ev halkı artık umutlarını kesmek üzeredir. Kayınbabası gelinin her sabah yavuklusunun yolunu gözlemesini uçan kuşlardan haber istemesine o kadar üzülür ki bu ağıtı yakar. Huma kuşu yuvasından havalanan ve çok yükseklerde günlerce uçan bir kuştur. Mustafa&#8217;yı da Huma kuşuna benzeterek ve yine Huma kuşunun çok yüksekte uçması haberci bir kuş olmasına atıf ederek başlar söylemeye. Gülbaharın ağlaya ağlaya göz pınarları kurumuştur.

Kayınbabası bakın nasıl söylemiş.


Huma Kuşu

Huma Kuşu Yükseklerden Seslenir
Yar Koynunda Bir Çift Suna Beslenir
Sen Ağlama Kirpiklerin Islanır
Ben Ağlim ki Belki Gönül Uslanır

Sen Bağ Olki Ben Bahçende Gül Olim
Layık mıdır Yanim Yanim Kül Olim
Sen Bey Olki Ben Kapında Kul Olim
Koy Desinler Buda Bunun Kuludur




Sevgi ve Saygılarımla]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">Huma kuşu adlı Erzurum yöremize ait olan uzun havamızın diğer türkülerde olduğu gibi bir hikâyesi mevcuttur. Kendini Erzurum&#8217;a adamış büyüklerimizden bizlere kalan bilgiler neticesinde hikâyemiz şöyledir.<br />
<br />
Seferberlik ilan edilmiş ülkedeki tüm gençler okuyan okumayan tümü askere çağrılmıştır. Erzurum&#8217;un Ilıca nahiyesine bağlı Tikkir (Çiğdemli) köyünde Mustafa ve Gülbahar'ın dillere destan aşklarını bilmeyen yoktur. Evlenmelerine izin verilir ve evlenirler. Mustafa askere alınır. Gülbahar&#8217;ın iki gözü iki çeşmedir ama yapacak bir şey yoktur. Vatan savunmasıdır. Mustafa gitmiştir ve Gülbahar her sabah kalktığında bahçeye çıkar yavuklusunun yoluna uzun uzun bakarak geleceği günü bekler. Bekler ama ne gelen var nede haber. Gülbahar&#8217;ın bu durumu kaynanasını ve kayınbabasını çok üzmektedir. Gelin her geçen gün eriyip gitmektedir. Huma kuşuna bir cennet kuşu da denir. Çok yükseklerde uçar ve bu uçuşu günlerce sürer adeta bir haberci kuşu gibidir.<br />
<br />
Mustafa&#8217;dan yıllarca haber gelmez. Ev halkı artık umutlarını kesmek üzeredir. Kayınbabası gelinin her sabah yavuklusunun yolunu gözlemesini uçan kuşlardan haber istemesine o kadar üzülür ki bu ağıtı yakar. Huma kuşu yuvasından havalanan ve çok yükseklerde günlerce uçan bir kuştur. Mustafa&#8217;yı da Huma kuşuna benzeterek ve yine Huma kuşunun çok yüksekte uçması haberci bir kuş olmasına atıf ederek başlar söylemeye. Gülbaharın ağlaya ağlaya göz pınarları kurumuştur.<br />
<br />
Kayınbabası bakın nasıl söylemiş.<br />
<br />
<br />
Huma Kuşu<br />
<br />
Huma Kuşu Yükseklerden Seslenir<br />
Yar Koynunda Bir Çift Suna Beslenir<br />
Sen Ağlama Kirpiklerin Islanır<br />
Ben Ağlim ki Belki Gönül Uslanır<br />
<br />
Sen Bağ Olki Ben Bahçende Gül Olim<br />
Layık mıdır Yanim Yanim Kül Olim<br />
Sen Bey Olki Ben Kapında Kul Olim<br />
Koy Desinler Buda Bunun Kuludur<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Sevgi ve Saygılarımla</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Ali Yahya Kaymaz</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true"><![CDATA[http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?438-Huma-Kuşu&#8207;]]></guid>
		</item>
		<item>
			<title>Çemberimde Gül Oya</title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?433-Çemberimde-Gül-Oya</link>
			<pubDate>Mon, 15 Aug 2011 11:50:01 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Çemberimde gül oya
Gülmedim doya doya
Dertlere karıyorum
Günleri saya saya
Al beni kıyamam seni
Pembe gül idim soldum
Ak güle ibret oldum
Karşı karşı dururken
Yüzüne hasret kaldım
Al beni kıyamam seni
Avlu dibi beklerim
Vay benim emeklerim
Dümbeleği çala çala
Yoruldu bileklerim
Al beni kıyamam seni




Kemal Nizam Bigalı
Biga
Ahmet Yamacı tarafından derlenmiştir. Rept. No: 1268








Zarife ile Ümit&#8217;in hikayesi, izleyenlerinin unutamayacağı bir drama şöleni gibiydi. Kaçımız hüznü,acıyı,üzüntüyü sever ki! Sevdik onları izlerken. Öyle tatlı üzdüler ki bizi, yaşamlarımıza yer eden üzüntülerimizi gözden geçirir olduk. Gözden geçirdik ki; o üzüntüler gerçekten bizi bu denli yıpratmaya, bu gün dahi hatırlanmaya ve saya saya bitiremediğimiz sayılı günlerimizi sonbahar melankolisi havasında geçirmeye değerlermiydi! Sonra dudak büktük onlara, burun kıvırdık&#8230;çünkü; bizi bizden başka kimse üzemezdi.
Zarife ve Ümit herkesin kendine pay çıkarabileceği bir sevda yaşıyorlardı. Sevda, aşk değil evet sevda&#8230;Aşk ile yatıp kalkan bir tarif olmuşken sevgi yüreklerimizde, kelime dağarcığımızı yokladık biz yeni nesiller! Atladığımız bir şey vardı; her ne kadar asırlardır dile yapışıp kalan bir kelime gibi gelse de, aşk yeni bir şeydi ve kaba kalıyordu Zarife ve Ümit gibi yaşanmışlıkları olanlara.
İzlemeyenler elbette ki vardı bu incelikler şölenini. Bence kaçıranlar demek daha hoş. &#8216;Çemberimde Gül Oya&#8217; ağır aksak bir türkü aslında. Hatta kitlelere dans ettirecek neşede yorumlayanlar da var. Zarife ve Ümit&#8217;in sevdasına öyle işlemişti ki dizeler, hüzünlü bir yorumla çıktı bu kez karşımıza yılların türküsü. Her satırı tek tek ve defalarca dinledik belki de ilk kez kulaklarımız yerine kalplerimizle.
&#8230;.elinde oyasıyla, simsiyah saçlarıyla ve o her an ağlayacakmış gibi bakan yemyeşil gözleriyle divanda otururken Zarife, ailesi ve sevdası arasında gidip, gidip gelmelerini işler durur boyuna. İçindekileri sonsuzluğa taşıdığı günden sonra hiç konuşmaz. Nefes almaz, yemez, içmez&#8230;tek yolu vardır anlatmanın; o ne söyledi ne yaptıysa anlamazlardı ya, belki böyle anlayabilirlerdi. Solgunluğuna direnerek çizdi hayattan anladıklarını oyasına. Yaşamın hayal kırıklıklarını çizdi. Bu; hüzünlü hikayesiydi Zarife&#8217;nin. Bizim aşk dediğimiz, onların sevda diye yaşadıkları bir dünyadan sorguladık kendi hikayelerimizi.
Sevgi ve Saygılarımla



 

http://www.gundemx.net/cemberimde-gul-oya-turkusunun-hikayesi.html]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">Çemberimde gül oya<br />
Gülmedim doya doya<br />
Dertlere karıyorum<br />
Günleri saya saya<br />
Al beni kıyamam seni<br />
Pembe gül idim soldum<br />
Ak güle ibret oldum<br />
Karşı karşı dururken<br />
Yüzüne hasret kaldım<br />
Al beni kıyamam seni<br />
Avlu dibi beklerim<br />
Vay benim emeklerim<br />
Dümbeleği çala çala<br />
Yoruldu bileklerim<br />
Al beni kıyamam seni<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Kemal Nizam Bigalı<br />
Biga<br />
Ahmet Yamacı tarafından derlenmiştir. Rept. No: 1268<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Zarife ile Ümit&#8217;in hikayesi, izleyenlerinin unutamayacağı bir drama şöleni gibiydi. Kaçımız hüznü,acıyı,üzüntüyü sever ki! Sevdik onları izlerken. Öyle tatlı üzdüler ki bizi, yaşamlarımıza yer eden üzüntülerimizi gözden geçirir olduk. Gözden geçirdik ki; o üzüntüler gerçekten bizi bu denli yıpratmaya, bu gün dahi hatırlanmaya ve saya saya bitiremediğimiz sayılı günlerimizi sonbahar melankolisi havasında geçirmeye değerlermiydi! Sonra dudak büktük onlara, burun kıvırdık&#8230;çünkü; bizi bizden başka kimse üzemezdi.<br />
Zarife ve Ümit herkesin kendine pay çıkarabileceği bir sevda yaşıyorlardı. Sevda, aşk değil evet sevda&#8230;Aşk ile yatıp kalkan bir tarif olmuşken sevgi yüreklerimizde, kelime dağarcığımızı yokladık biz yeni nesiller! Atladığımız bir şey vardı; her ne kadar asırlardır dile yapışıp kalan bir kelime gibi gelse de, aşk yeni bir şeydi ve kaba kalıyordu Zarife ve Ümit gibi yaşanmışlıkları olanlara.<br />
İzlemeyenler elbette ki vardı bu incelikler şölenini. Bence kaçıranlar demek daha hoş. &#8216;Çemberimde Gül Oya&#8217; ağır aksak bir türkü aslında. Hatta kitlelere dans ettirecek neşede yorumlayanlar da var. Zarife ve Ümit&#8217;in sevdasına öyle işlemişti ki dizeler, hüzünlü bir yorumla çıktı bu kez karşımıza yılların türküsü. Her satırı tek tek ve defalarca dinledik belki de ilk kez kulaklarımız yerine kalplerimizle.<br />
&#8230;.elinde oyasıyla, simsiyah saçlarıyla ve o her an ağlayacakmış gibi bakan yemyeşil gözleriyle divanda otururken Zarife, ailesi ve sevdası arasında gidip, gidip gelmelerini işler durur boyuna. İçindekileri sonsuzluğa taşıdığı günden sonra hiç konuşmaz. Nefes almaz, yemez, içmez&#8230;tek yolu vardır anlatmanın; o ne söyledi ne yaptıysa anlamazlardı ya, belki böyle anlayabilirlerdi. Solgunluğuna direnerek çizdi hayattan anladıklarını oyasına. Yaşamın hayal kırıklıklarını çizdi. Bu; hüzünlü hikayesiydi Zarife&#8217;nin. Bizim aşk dediğimiz, onların sevda diye yaşadıkları bir dünyadan sorguladık kendi hikayelerimizi.<br />
Sevgi ve Saygılarımla<br />
<br />
<br />
<br />
 <br />
<br />
<a href="http://www.gundemx.net/cemberimde-gul-oya-turkusunun-hikayesi.html" target="_blank">http://www.gundemx.net/cemberimde-gu...-hikayesi.html</a></blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Ali Yahya Kaymaz</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?433-Çemberimde-Gül-Oya</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Alageyik</title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?429-Alageyik</link>
			<pubDate>Wed, 13 Jul 2011 14:18:01 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Ben De Gittim Bir Geyiğin Avına (Alageyik)

Ben de gittim bir geyiğin avına,
Geyik çekti beni kendi dağına,
Tövbeler tövbesi geyik avına,

Gidin arkadaşlar kaldım kayada,
Siz gidin kardaşlar kaldım burada.

Tövbe ya... Tövbe ki, tövbe! Yalnız geyik avına mı tövbe. Yoksa dağların doruklarına, kırların yeşiline, havaya, suya mı bu tövbe? Tüm güzelliklere mi tövbe. Eee ne dersin. Bir kez ecel elini atmaya görsün. Gençlik, nişanlılık, yakışıklılık para eder mi? Sebep? Sebep dizi dizi. Kimini bir çukura düşürür; kimini bir kayadan uçurur. Kimi bir yağlı kurşuna göğüs verir, kimi yele sele gider. Sonra da türkülerin diline takılır, yıllar sonrasına taşınır olay.

Öykümüz Toroslarda geçer. Toroslarda geçer ya, çukurun bitip, tepelerin başladığı; Güneyin bitip, Güneydoğunun başladığı kesiminde Torosların. "Gavurdağları" derler buradaki Toroslara. Düz ovayı geçip, Antep - Maraş yolunu tutanlar, bu dağlardan geçmek zorundadır. Zorundadır ya, geç geçebilirsen. Mübarek dağ değil, zulüm kalesi sanki. Alttan bakarsın sipsivri bir tepe. Sağına bakarsın dağ; soluna bakarsın dağ. Kıvrım kıvrım Gâvurdağı'nın tepesine tırmanmak zorundadır, bu dağı geçmek isteyenler. Bir yanından girilir dağın; döne döne tepesine gelinir. Yine döne döne inilir tepe aşağı doğru. İnilir ama sağı uçurum, solu uçurum. Sivri sivri kayalar var sağda solda. Başı döner insanın kayalara bakarken. Şöyle bir taş parçası alıp atsan aşağı, un ufak olur da, bir uçurumun dibinde dağılır kalır.

Sözün özü; şimdi yol yolak yapılıp, geçit olmuştur Gavur Dağları ama, vakti zamanında ala gözlü cerenler, çatal boynuzlu geyikler, kınalı keklikler, turaçlar cirit atarmış bu dağlarda. Kekliğin "Keklik Kayası" geyiğin "Geyik Dağı" varmış. Uçurumları, mağaraları da bir bir bilirmiş hayvancıklar.

Eee bir dağda keklik olur, ceren olur, geyik olur da, avcı el atmaz olur mu oraya? Adım başı bir uçurum olsa; ve de uçurumun sonu ölüm olsa, avcı avcılığını yapar. Düşer avının peşine. Düşer ya; eğer avcı gerdeğe girecek bir gençse; eğer nişanlısı onu gerdek odasında bekliyorsa, biraz dikkatli olmalı avcı değil mi? Ne gezer. Eğer öyle olsaydı, günümüze kadar gelen "Alageyik Efsanesi", dilden dile dolaşmaz, gönülden gönüle bir burukluk bırakıp gitmezdi.

Halil, dal gibi bir genç. Bir de atıcı ki ehh! İşi, gücü geyikler Halil'in. Sırtlandı mı tüfeğini omuzuna, ver elini Gavur Dağları. Bir gün, beş gün olsa neyse ne! Bir hafta, on gün dağda kaldığı oluyor Halil'in. Gelgelelim geride bir anası, bir de nişanlısı var Halil'in. Bir nişanlı ki, melek gibi. Halil'e de çok bağlı. Ödü kopuyor Halil dağa gidecek de gelmeyecek diye. Anası derseniz, hepten karşı Halil'in geyik avına gitmesine. Ne zaman ki Halil azığını hazırlayıp atın terkisine atar heybesini; anası yapışır yularına atın; "Ey oğul oğul. Gel vaz geç şu geyik avından. Yuva yıkanının yuvası olmaz. İflah olmazsın. Sonu iyi gelmez. Gel vaz geç. Bak baban da bu yüzden iflah olmadı. Ne yapacaksın bunca geyik postunu. Yüreğim razı değil. Atalar geyik avı tekin değil demiş. Bugün olmazsa; yarın bir iş gelir geyik avlayanın başına. Kurbanın olam oğul, terk et bu işi".

Halil'dir tutkun ava. Hiç durur mu? Atlar atma; atlar ya, anasını da kırmaya gönlü razı olmaz. "Ana, bu son olacak. Bir daha söz olsun geyik avına gitmek yok. " Bakar olacağı yok, ardmdan seslenir anası. "Oğul oğul. Madem ki inat ediyorsun. Bari yavru geyiklere, yavrulu geyiklere kurşun atma. Yuvalarını yıkıp, öksüz koma."

Bir yandan anası, bir yandan Zeynep. Ne kadar yalvanr yakarırlar ama boş. Caydıramazlar Halil'i geyik avından. Her seferinde "Bu son olacak. Tövbeler olsun artık geyik avına" der, sonra yine bildiğini okur Halil. Hele iyi bir av yapıp, yüklendi mi sırtına geyikleri, kınalı keklikleri; deyme keyfine. Köyün orta yerine bir ateş yakarlar. Bir ateş ki, dumanı gökleri tutar. Ne zaman ki alev biter, köz olur odun; atarlar geyikleri üstüne, bir şenlik, bir şölen. Bir hay hay, bir vay vay karışır gider birbirine. Tüm köylü birlik olup, çevirir ateşin etrafırıı. Güle eğlene yerler geyik etlerini. Yerler de bir yandan da Halil'in avcılığını övgülerler. "Bravo arkadaş. Şu koca Çukur'da yoktur senin gibisi" der kimi; kimi de "Zeynep sana helal olsun. İyi avcı olduğun ondan da belli" diyerek yarenlik eder Halil'le.

Ama her zaman rastgelmez Halil'in işi. Gün olur, dağ bayır dolaşır da, bir tek geyik vuramaz. Hele bir Alageyik var ki, aman aman!

Ne zaman ki, bu Alageyik çıksa karşısına, o gün hiçbir av yapamaz Halil. Alageyik dersen bir başka geyik. Kurnaz. Çevik. Canlıkanlı bir geyik bu Alageyik. Çıkar bir kayanın başına, "gel beni vur" der gibi döş verir Halil'e. Halil'dir yatar sipere. Tam nişanlar geyiği. Gez göz arpacık, demeğe kalmadan geyik kayıp! Bir de bakar ki, arkadaki kayaya geçmiş Alageyik. Döner Halil. Sürünerek yaklaşır. Yatar sipere. Ne mümkün! Kayalardan kayalara zıplar da sonunda kaybolur gider Alageyik. Halil fellik fellik kovalar Alageyiği. Sonunda yorgun düşer, uzanır bir ağaç gölgesine. Sözün kısası, Alageyiğe rastladığı gün tek kurşun atamaz Halil.

Böylesi günlerde, geyikler üstüne duyduklarını düşler bir bir. Bazı geyikler tekin değilmiş Cinler mi, periler mi geyik kılığına girer de dağdan dağa koşuştururmuş avcıları. Alageyiğe rastladığı gün Halil bu geyiğin de tekin olmadığını geçirir içinden. Bırakmayı düşünür avcılığı. Bırakmayı düşünür ya, av tutkusu kor mu tüfeğini duvara assın. Alageyiğin tekin olmadığına inanır aslında. İnanır ama, rastladığı zaman da kovup kovalamaktan geri durmaz. Önündeki kayadan kaybedip, arkadaki kayadan görünce Alageyiği, iyice inanır onun tekin olmadığına. Bir yandan da peşinden at kovar. Zeynep'in yalvarılarını en çok böylesi durumlarda ansır. Ve söylenir kendi kendine "Hele bir düğün olsun. Bırakırım avı. Zaten bu geyikler tuhaf yaratıklar. Anlamadım gitti."

Günlerden bir gün, Halil yine tüfeği omuzunda, atının sırtında tırmanmış kayalara. Bir de ne görsün, tam karşısındaki kayanın üstünde duruyor Alageyik. Yanında da bir yavru. Bir yavru ki, daha boynuzları çıkmamış. Tüyleri pırıl pırıl. Acemi. Ürkek.

Halil dar atmış kendini attan aşağı. Siperlemiş kayayı. Basmış tetiğe. Yavru debelenmeye başlamış. Tüfeğini Alageyiğe çevirmiş Halil bu kez. Çevirmiş ama, Alageyik zıplayıp kaybolmuş birden. Varmış, sırtlamış yavru geyiği, dönmüş köyüne. Dönmüş ya, anası açmış ağzını, yummuş gözünü. "Anayı yavrudım ayıran iflah olmaz. Bu son olsun, vazgeç oğul" diye yeniden yakarmış. Ne derse boş! Olan olmuş. Halil de pişmanlık duymuş aslında. Ama, ne gelir elden. Bu efsaneyi anlatanlar der ki, Halil epey bir zaman ava gitmedi. Ta ki, düğün gecesine dek. Davulların, zurnaların eşliğide gerdeğe girdiği geceye kadar, tüfeğine el sürmedi Halil. Sürmedi ama, gözü gönlü dağlarda. Kulakları geyik sesinde. İlk özlemi, Zeynep'ine kavuşmak, ikincisi de geyik avı. Bu iki özlem öylesine karışır ki bazen, koparıp atamaz birbirinden. Gün günü eskitir; özlem özlemi kamçılar. Ve gelir düğün gününe dayanır. Dayanır ki, bir yanda davullar zurnalar; öte yanda saz söz. Üç gün; üç gece sürer düğün. Erkekler bir yanda halay çekip lorke oynarken; kadınlar da kendi aralarında eğleniyorlar. Maniler söyleyip, oyunlar oynuyorlar. Dağdan taşınan odunlar, gece yığılır köy meydanına... Bir ateş yakılır; sinsin ateşi. Sonra da sinsin oynanır etrafında ateşin, güreşler tutulur.

Üçüncü günün akşamı, güvey tıraşı yapılır. Ağır ağır tıraş eder güveyi berber. Bir yandan da kabak kemane, debildek çalar çengiler. Güvey tıraş edilirken, töreler gereği herkes bir bahşiş karşılığı şişelerle kolonya serper seyircilere. Ama bu bahşiş dolgun bir bahşiştir. Güveyin yakınları, arkadaşları daha çok bahşiş atmak için yarışırlar birbirleriyle. Güveyin tıraşından sonra, sağdıçlar oturur berber koltuğuna. Onların tıraşı da törenle tamamlanır. Sonra güvey sağdıçların arasında düşer yola. Bir yandan da gençler "Atalım atalım" çeker. Karşıdan "Nereye" diye sorarlar "Herkesi sevdiğinin kucağına" diye yanıtlarlar. Hep birden silahlar çekilir, havaya kurşunlar sıkılır. Evin kapısına kadar böyle sürer bu. Sonra Halil'in sırtı yumruklanır, salınır içeriye. Gerdek odasının kapısında telli duvağıyla Zeynep ayakta beklemektedir Halil'i. Halil girer gerdek odasına; girer ya kulaklarında bir uğultu, gözlerinde bir karartı. Bir tek ses geliyor kulaklarına, geyik sesi! Hem de evin yanından geliyor ses. Halil durur. Kulak kabartır sesin geldiği yana. Basbayağı geyik sesi bu. Üç günlük yoldan duysa, tanır geyik sesini Halil. Bir durur. "Kör şeytan, kör gözüne lanet" der. Atar adımını içeri. Daha fazla gelmeye başlar geyik sesi. Dayanamaz, duvardaki tüfeğini kaptığı gibi fırlar dışarı. Zeynep'e de "şimdi gelirim" der. Ses yakından uzağa gitmeye başlar. Halil sesin peşinde. Ses Gavur Dağları'na doğru çekilir. Halil de peşinde. O gider ses uzaklaşır. Varır Gavurun Dağı'na ulaşırlar. Ulaşırlar ki, ne görsün Halil. Alageyik çıkmış bir kayanın üstüne, bakıyor Halil'e. Ayın şavkı vurmuş ki pırıl pırıl derisi. Bir de alaylı bakıyor ki Halil'e. Atar bir kayanın siperine kendini Halil. Nişanlar tüfeğini. Tam tetiğe basacak, fırlayıverir Alageyik. Kayıp! Sonra yeniden sesi gelir yakından. Varır Halil. Bakar çıkmış bir kayanın tepesine Alageyik. Kaya da kaya! Üç bir yanı uçurum. Gözü kararır Halil'in. Uçurumu görecek durumda değil. Yeniden yumulur yere. Basar tetiğe. Alageyik yığılır kalir kayanın üstüne. Halil'de bir heyecan, bir sevinç. "Hem Zeynep'e kavuştum, hem de ava", diye geçirir içinden. Bir koşu geyiğin yattığı kayaya yönelir. Tam yanına gelir Alageyiğin, atar elini ki tutsun geyiği, Alageyik fırlar ayağa. Fırlamasıyla da çifteyi sallaması bir olur Halil'e. Tüfek bir yandan, Halil bir yandan boylar uçurumun dibini.

Gerdek odasında da Zeynep bir bekler, iki bekler, bakar geleceği yok Halil'in. Koşar tüfeğin asılı olduğu duvara bakar. Tüfeğin yerinde yeller esiyor. Fırlar allı duvağıyla dışarı Zeynep. Fırlar da anlatır durumu sağdıçlara. Herkeste bir merak, bir telaş. Nerdeyse gün ağaracak, Halil yok ortalıkta. "Gerdek gecesi güvey kalır mı dışarda. Mutlakza başına bir iş geldi" derler. Köy gençleri gruplar halinde düşerler dağ yoluna. Şu tepe senin, bu tepe benim. Adım adım,

Derler ki, köy gençleri ve al duvaklı Zeynep, Halil'in düştüğü uçurumun kenarına ulaştıklarında, Halil'in sesi bir inilti gibi geliyordu uçurumun dibinden. "İp salalım çekelim yukarı" derler. Diyene kalmaz ses seda kesilir Halil'de. Zeynep'tir bir al duvağına bakar, bir uçurumun dibinde yatan Halil'e. "Sensiz dünya haram bana" der, bırakır kendini Halil'in yattığı uçurumun dibine.

O gün, bugündür bir ses gelir kayalıklardan. Uğuldar uğuldar bir türkü olur. Bu ses geyik avına tövbeler eden Halil'in yanık sesidir der duyanlar.

Bu efsaneyi, dilden dile; kulaktan kulağa ulaştıranlar birşey daha derler. Uçurumun dibindeki iki sevgilinin mezarlarının üstünde, her yılın ilkbaharında, aynı günlerde, tam seher vakti tanyeri ağarırken iki tek çiçek açar. Bu çiçeğin biri kırmızı, duvak renginde, öteki mavi açar. Tam çiçekler boylanıp, birbirine kavuşacakken, ötelerden bir geyik uçarak gelir, çiçekleri yer. Bu her yıl böyle sürer gider. Çiçekler kavuşamaz birbirine.

ALAGEYİK

Ben de gittim bir geyiğin avına,
Geyik çekti beni kendi dağına,
Tövbeler tövbesi geyik avına.

Gidin arkadaşlar kaldım kayada,
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada

Ben giderken kaya başı kar idi,
Yel vurdu da ılgıt ılgıt eridi,
Ak bilekler taş üstünde çürüdü,
Gidin arkadaşlar kaldım kayada,
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada.

Esvabım bohçada basılı kaldı,
Tüfeğim duvarda asılı kaldı,
Nişanlım da benden küsülü kaldı,
Gidin arkadaşlar kaldım kayada, 
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada.




Sevgi ve Saygılarımla

Kaynak:
Yaşar Özürküt
Öyküleriyle Türküler 1
İstanbul, 1999]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">Ben De Gittim Bir Geyiğin Avına (Alageyik)<br />
<br />
Ben de gittim bir geyiğin avına,<br />
Geyik çekti beni kendi dağına,<br />
Tövbeler tövbesi geyik avına,<br />
<br />
Gidin arkadaşlar kaldım kayada,<br />
Siz gidin kardaşlar kaldım burada.<br />
<br />
Tövbe ya... Tövbe ki, tövbe! Yalnız geyik avına mı tövbe. Yoksa dağların doruklarına, kırların yeşiline, havaya, suya mı bu tövbe? Tüm güzelliklere mi tövbe. Eee ne dersin. Bir kez ecel elini atmaya görsün. Gençlik, nişanlılık, yakışıklılık para eder mi? Sebep? Sebep dizi dizi. Kimini bir çukura düşürür; kimini bir kayadan uçurur. Kimi bir yağlı kurşuna göğüs verir, kimi yele sele gider. Sonra da türkülerin diline takılır, yıllar sonrasına taşınır olay.<br />
<br />
Öykümüz Toroslarda geçer. Toroslarda geçer ya, çukurun bitip, tepelerin başladığı; Güneyin bitip, Güneydoğunun başladığı kesiminde Torosların. &quot;Gavurdağları&quot; derler buradaki Toroslara. Düz ovayı geçip, Antep - Maraş yolunu tutanlar, bu dağlardan geçmek zorundadır. Zorundadır ya, geç geçebilirsen. Mübarek dağ değil, zulüm kalesi sanki. Alttan bakarsın sipsivri bir tepe. Sağına bakarsın dağ; soluna bakarsın dağ. Kıvrım kıvrım Gâvurdağı'nın tepesine tırmanmak zorundadır, bu dağı geçmek isteyenler. Bir yanından girilir dağın; döne döne tepesine gelinir. Yine döne döne inilir tepe aşağı doğru. İnilir ama sağı uçurum, solu uçurum. Sivri sivri kayalar var sağda solda. Başı döner insanın kayalara bakarken. Şöyle bir taş parçası alıp atsan aşağı, un ufak olur da, bir uçurumun dibinde dağılır kalır.<br />
<br />
Sözün özü; şimdi yol yolak yapılıp, geçit olmuştur Gavur Dağları ama, vakti zamanında ala gözlü cerenler, çatal boynuzlu geyikler, kınalı keklikler, turaçlar cirit atarmış bu dağlarda. Kekliğin &quot;Keklik Kayası&quot; geyiğin &quot;Geyik Dağı&quot; varmış. Uçurumları, mağaraları da bir bir bilirmiş hayvancıklar.<br />
<br />
Eee bir dağda keklik olur, ceren olur, geyik olur da, avcı el atmaz olur mu oraya? Adım başı bir uçurum olsa; ve de uçurumun sonu ölüm olsa, avcı avcılığını yapar. Düşer avının peşine. Düşer ya; eğer avcı gerdeğe girecek bir gençse; eğer nişanlısı onu gerdek odasında bekliyorsa, biraz dikkatli olmalı avcı değil mi? Ne gezer. Eğer öyle olsaydı, günümüze kadar gelen &quot;Alageyik Efsanesi&quot;, dilden dile dolaşmaz, gönülden gönüle bir burukluk bırakıp gitmezdi.<br />
<br />
Halil, dal gibi bir genç. Bir de atıcı ki ehh! İşi, gücü geyikler Halil'in. Sırtlandı mı tüfeğini omuzuna, ver elini Gavur Dağları. Bir gün, beş gün olsa neyse ne! Bir hafta, on gün dağda kaldığı oluyor Halil'in. Gelgelelim geride bir anası, bir de nişanlısı var Halil'in. Bir nişanlı ki, melek gibi. Halil'e de çok bağlı. Ödü kopuyor Halil dağa gidecek de gelmeyecek diye. Anası derseniz, hepten karşı Halil'in geyik avına gitmesine. Ne zaman ki Halil azığını hazırlayıp atın terkisine atar heybesini; anası yapışır yularına atın; &quot;Ey oğul oğul. Gel vaz geç şu geyik avından. Yuva yıkanının yuvası olmaz. İflah olmazsın. Sonu iyi gelmez. Gel vaz geç. Bak baban da bu yüzden iflah olmadı. Ne yapacaksın bunca geyik postunu. Yüreğim razı değil. Atalar geyik avı tekin değil demiş. Bugün olmazsa; yarın bir iş gelir geyik avlayanın başına. Kurbanın olam oğul, terk et bu işi&quot;.<br />
<br />
Halil'dir tutkun ava. Hiç durur mu? Atlar atma; atlar ya, anasını da kırmaya gönlü razı olmaz. &quot;Ana, bu son olacak. Bir daha söz olsun geyik avına gitmek yok. &quot; Bakar olacağı yok, ardmdan seslenir anası. &quot;Oğul oğul. Madem ki inat ediyorsun. Bari yavru geyiklere, yavrulu geyiklere kurşun atma. Yuvalarını yıkıp, öksüz koma.&quot;<br />
<br />
Bir yandan anası, bir yandan Zeynep. Ne kadar yalvanr yakarırlar ama boş. Caydıramazlar Halil'i geyik avından. Her seferinde &quot;Bu son olacak. Tövbeler olsun artık geyik avına&quot; der, sonra yine bildiğini okur Halil. Hele iyi bir av yapıp, yüklendi mi sırtına geyikleri, kınalı keklikleri; deyme keyfine. Köyün orta yerine bir ateş yakarlar. Bir ateş ki, dumanı gökleri tutar. Ne zaman ki alev biter, köz olur odun; atarlar geyikleri üstüne, bir şenlik, bir şölen. Bir hay hay, bir vay vay karışır gider birbirine. Tüm köylü birlik olup, çevirir ateşin etrafırıı. Güle eğlene yerler geyik etlerini. Yerler de bir yandan da Halil'in avcılığını övgülerler. &quot;Bravo arkadaş. Şu koca Çukur'da yoktur senin gibisi&quot; der kimi; kimi de &quot;Zeynep sana helal olsun. İyi avcı olduğun ondan da belli&quot; diyerek yarenlik eder Halil'le.<br />
<br />
Ama her zaman rastgelmez Halil'in işi. Gün olur, dağ bayır dolaşır da, bir tek geyik vuramaz. Hele bir Alageyik var ki, aman aman!<br />
<br />
Ne zaman ki, bu Alageyik çıksa karşısına, o gün hiçbir av yapamaz Halil. Alageyik dersen bir başka geyik. Kurnaz. Çevik. Canlıkanlı bir geyik bu Alageyik. Çıkar bir kayanın başına, &quot;gel beni vur&quot; der gibi döş verir Halil'e. Halil'dir yatar sipere. Tam nişanlar geyiği. Gez göz arpacık, demeğe kalmadan geyik kayıp! Bir de bakar ki, arkadaki kayaya geçmiş Alageyik. Döner Halil. Sürünerek yaklaşır. Yatar sipere. Ne mümkün! Kayalardan kayalara zıplar da sonunda kaybolur gider Alageyik. Halil fellik fellik kovalar Alageyiği. Sonunda yorgun düşer, uzanır bir ağaç gölgesine. Sözün kısası, Alageyiğe rastladığı gün tek kurşun atamaz Halil.<br />
<br />
Böylesi günlerde, geyikler üstüne duyduklarını düşler bir bir. Bazı geyikler tekin değilmiş Cinler mi, periler mi geyik kılığına girer de dağdan dağa koşuştururmuş avcıları. Alageyiğe rastladığı gün Halil bu geyiğin de tekin olmadığını geçirir içinden. Bırakmayı düşünür avcılığı. Bırakmayı düşünür ya, av tutkusu kor mu tüfeğini duvara assın. Alageyiğin tekin olmadığına inanır aslında. İnanır ama, rastladığı zaman da kovup kovalamaktan geri durmaz. Önündeki kayadan kaybedip, arkadaki kayadan görünce Alageyiği, iyice inanır onun tekin olmadığına. Bir yandan da peşinden at kovar. Zeynep'in yalvarılarını en çok böylesi durumlarda ansır. Ve söylenir kendi kendine &quot;Hele bir düğün olsun. Bırakırım avı. Zaten bu geyikler tuhaf yaratıklar. Anlamadım gitti.&quot;<br />
<br />
Günlerden bir gün, Halil yine tüfeği omuzunda, atının sırtında tırmanmış kayalara. Bir de ne görsün, tam karşısındaki kayanın üstünde duruyor Alageyik. Yanında da bir yavru. Bir yavru ki, daha boynuzları çıkmamış. Tüyleri pırıl pırıl. Acemi. Ürkek.<br />
<br />
Halil dar atmış kendini attan aşağı. Siperlemiş kayayı. Basmış tetiğe. Yavru debelenmeye başlamış. Tüfeğini Alageyiğe çevirmiş Halil bu kez. Çevirmiş ama, Alageyik zıplayıp kaybolmuş birden. Varmış, sırtlamış yavru geyiği, dönmüş köyüne. Dönmüş ya, anası açmış ağzını, yummuş gözünü. &quot;Anayı yavrudım ayıran iflah olmaz. Bu son olsun, vazgeç oğul&quot; diye yeniden yakarmış. Ne derse boş! Olan olmuş. Halil de pişmanlık duymuş aslında. Ama, ne gelir elden. Bu efsaneyi anlatanlar der ki, Halil epey bir zaman ava gitmedi. Ta ki, düğün gecesine dek. Davulların, zurnaların eşliğide gerdeğe girdiği geceye kadar, tüfeğine el sürmedi Halil. Sürmedi ama, gözü gönlü dağlarda. Kulakları geyik sesinde. İlk özlemi, Zeynep'ine kavuşmak, ikincisi de geyik avı. Bu iki özlem öylesine karışır ki bazen, koparıp atamaz birbirinden. Gün günü eskitir; özlem özlemi kamçılar. Ve gelir düğün gününe dayanır. Dayanır ki, bir yanda davullar zurnalar; öte yanda saz söz. Üç gün; üç gece sürer düğün. Erkekler bir yanda halay çekip lorke oynarken; kadınlar da kendi aralarında eğleniyorlar. Maniler söyleyip, oyunlar oynuyorlar. Dağdan taşınan odunlar, gece yığılır köy meydanına... Bir ateş yakılır; sinsin ateşi. Sonra da sinsin oynanır etrafında ateşin, güreşler tutulur.<br />
<br />
Üçüncü günün akşamı, güvey tıraşı yapılır. Ağır ağır tıraş eder güveyi berber. Bir yandan da kabak kemane, debildek çalar çengiler. Güvey tıraş edilirken, töreler gereği herkes bir bahşiş karşılığı şişelerle kolonya serper seyircilere. Ama bu bahşiş dolgun bir bahşiştir. Güveyin yakınları, arkadaşları daha çok bahşiş atmak için yarışırlar birbirleriyle. Güveyin tıraşından sonra, sağdıçlar oturur berber koltuğuna. Onların tıraşı da törenle tamamlanır. Sonra güvey sağdıçların arasında düşer yola. Bir yandan da gençler &quot;Atalım atalım&quot; çeker. Karşıdan &quot;Nereye&quot; diye sorarlar &quot;Herkesi sevdiğinin kucağına&quot; diye yanıtlarlar. Hep birden silahlar çekilir, havaya kurşunlar sıkılır. Evin kapısına kadar böyle sürer bu. Sonra Halil'in sırtı yumruklanır, salınır içeriye. Gerdek odasının kapısında telli duvağıyla Zeynep ayakta beklemektedir Halil'i. Halil girer gerdek odasına; girer ya kulaklarında bir uğultu, gözlerinde bir karartı. Bir tek ses geliyor kulaklarına, geyik sesi! Hem de evin yanından geliyor ses. Halil durur. Kulak kabartır sesin geldiği yana. Basbayağı geyik sesi bu. Üç günlük yoldan duysa, tanır geyik sesini Halil. Bir durur. &quot;Kör şeytan, kör gözüne lanet&quot; der. Atar adımını içeri. Daha fazla gelmeye başlar geyik sesi. Dayanamaz, duvardaki tüfeğini kaptığı gibi fırlar dışarı. Zeynep'e de &quot;şimdi gelirim&quot; der. Ses yakından uzağa gitmeye başlar. Halil sesin peşinde. Ses Gavur Dağları'na doğru çekilir. Halil de peşinde. O gider ses uzaklaşır. Varır Gavurun Dağı'na ulaşırlar. Ulaşırlar ki, ne görsün Halil. Alageyik çıkmış bir kayanın üstüne, bakıyor Halil'e. Ayın şavkı vurmuş ki pırıl pırıl derisi. Bir de alaylı bakıyor ki Halil'e. Atar bir kayanın siperine kendini Halil. Nişanlar tüfeğini. Tam tetiğe basacak, fırlayıverir Alageyik. Kayıp! Sonra yeniden sesi gelir yakından. Varır Halil. Bakar çıkmış bir kayanın tepesine Alageyik. Kaya da kaya! Üç bir yanı uçurum. Gözü kararır Halil'in. Uçurumu görecek durumda değil. Yeniden yumulur yere. Basar tetiğe. Alageyik yığılır kalir kayanın üstüne. Halil'de bir heyecan, bir sevinç. &quot;Hem Zeynep'e kavuştum, hem de ava&quot;, diye geçirir içinden. Bir koşu geyiğin yattığı kayaya yönelir. Tam yanına gelir Alageyiğin, atar elini ki tutsun geyiği, Alageyik fırlar ayağa. Fırlamasıyla da çifteyi sallaması bir olur Halil'e. Tüfek bir yandan, Halil bir yandan boylar uçurumun dibini.<br />
<br />
Gerdek odasında da Zeynep bir bekler, iki bekler, bakar geleceği yok Halil'in. Koşar tüfeğin asılı olduğu duvara bakar. Tüfeğin yerinde yeller esiyor. Fırlar allı duvağıyla dışarı Zeynep. Fırlar da anlatır durumu sağdıçlara. Herkeste bir merak, bir telaş. Nerdeyse gün ağaracak, Halil yok ortalıkta. &quot;Gerdek gecesi güvey kalır mı dışarda. Mutlakza başına bir iş geldi&quot; derler. Köy gençleri gruplar halinde düşerler dağ yoluna. Şu tepe senin, bu tepe benim. Adım adım,<br />
<br />
Derler ki, köy gençleri ve al duvaklı Zeynep, Halil'in düştüğü uçurumun kenarına ulaştıklarında, Halil'in sesi bir inilti gibi geliyordu uçurumun dibinden. &quot;İp salalım çekelim yukarı&quot; derler. Diyene kalmaz ses seda kesilir Halil'de. Zeynep'tir bir al duvağına bakar, bir uçurumun dibinde yatan Halil'e. &quot;Sensiz dünya haram bana&quot; der, bırakır kendini Halil'in yattığı uçurumun dibine.<br />
<br />
O gün, bugündür bir ses gelir kayalıklardan. Uğuldar uğuldar bir türkü olur. Bu ses geyik avına tövbeler eden Halil'in yanık sesidir der duyanlar.<br />
<br />
Bu efsaneyi, dilden dile; kulaktan kulağa ulaştıranlar birşey daha derler. Uçurumun dibindeki iki sevgilinin mezarlarının üstünde, her yılın ilkbaharında, aynı günlerde, tam seher vakti tanyeri ağarırken iki tek çiçek açar. Bu çiçeğin biri kırmızı, duvak renginde, öteki mavi açar. Tam çiçekler boylanıp, birbirine kavuşacakken, ötelerden bir geyik uçarak gelir, çiçekleri yer. Bu her yıl böyle sürer gider. Çiçekler kavuşamaz birbirine.<br />
<br />
ALAGEYİK<br />
<br />
Ben de gittim bir geyiğin avına,<br />
Geyik çekti beni kendi dağına,<br />
Tövbeler tövbesi geyik avına.<br />
<br />
Gidin arkadaşlar kaldım kayada,<br />
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada<br />
<br />
Ben giderken kaya başı kar idi,<br />
Yel vurdu da ılgıt ılgıt eridi,<br />
Ak bilekler taş üstünde çürüdü,<br />
Gidin arkadaşlar kaldım kayada,<br />
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada.<br />
<br />
Esvabım bohçada basılı kaldı,<br />
Tüfeğim duvarda asılı kaldı,<br />
Nişanlım da benden küsülü kaldı,<br />
Gidin arkadaşlar kaldım kayada, <br />
Siz gidin yoldaşlar kaldım burada.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Sevgi ve Saygılarımla<br />
<br />
Kaynak:<br />
Yaşar Özürküt<br />
Öyküleriyle Türküler 1<br />
İstanbul, 1999</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Ali Yahya Kaymaz</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?429-Alageyik</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kahve Yemen'den Gelir&#8207;]]></title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?427-Kahve-Yemen-den-Gelir&#8207;</link>
			<pubDate>Tue, 28 Jun 2011 08:41:24 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Kahve Yemen'den Gelir

Urfa'da öteden beri şehirde , köylerde ve göçebe aşiretler arasında odalarda kahve kaynatırlar, misafirlere ikram ederler. Bu eskiden beri Urfa'nın örf ve ananesidir ve halen devam eder, kahve denilince mazisi çok geniştir. Acı kahve pişirmeyen herhangi bir köy ağasını ve aşiret reisini ayıplarlar. O zaman bir kahveci çırağı varmış. Bu çırak hem kahve döver, hem de kavurur, piştikten sonra ustasının işi olduğu zamanlarda misafirlere dağıtırmış. Aynı zamanda saz çalıp, türkü ve hoyrat okurmuş. Fakat gizliden gizliye aşık olduğu sezilirmiş. Eskiden Urfa'da bir adet vardı. Kahvecilere, hamamda çalışanlara, kuşçulara kız vermezlermiş. Bu nedenle de aşık olduğu kızı alamamıştır. Hem kızın aşkı, hem fakirliğin verdiği acıdan müteessir olup, bu türküyü dile getirmiştir.

 
 
 
Kahve yemenden gelir
Bülbül çimenden gelir
Yarı güzel olanın havar
Her gün hamamdan gelir

Vay vay vay vay şen olsun meclisimiz
Şen olsun vay vay
Şen olsun bağlamamın telleri vay vay

Kahve güğüm neylesin
Bülbül çimen neylesin
Yarı çirkin olanın
Her gün hamam neylesin

Vay vay vay vay şen olsun meclisimiz
Şen olsun vay vay
Şen olsun bağlamamın telleri vay vay

Kahveyi kaynatırlar
Fincana damlatırlar
Sahipsiz aşıkları
Vururlar ağlatırlar

Vay vay vay vay şen olsun meclisimiz
Şen olsun vay vay
Şen olsun bağlamamın telleri vay vay


Kaynak: Öyküleriyle Şanlıurfa Türküleri - Necati Aydınlı







Sevgi ve Saygılarımla]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">Kahve Yemen'den Gelir<br />
<br />
Urfa'da öteden beri şehirde , köylerde ve göçebe aşiretler arasında odalarda kahve kaynatırlar, misafirlere ikram ederler. Bu eskiden beri Urfa'nın örf ve ananesidir ve halen devam eder, kahve denilince mazisi çok geniştir. Acı kahve pişirmeyen herhangi bir köy ağasını ve aşiret reisini ayıplarlar. O zaman bir kahveci çırağı varmış. Bu çırak hem kahve döver, hem de kavurur, piştikten sonra ustasının işi olduğu zamanlarda misafirlere dağıtırmış. Aynı zamanda saz çalıp, türkü ve hoyrat okurmuş. Fakat gizliden gizliye aşık olduğu sezilirmiş. Eskiden Urfa'da bir adet vardı. Kahvecilere, hamamda çalışanlara, kuşçulara kız vermezlermiş. Bu nedenle de aşık olduğu kızı alamamıştır. Hem kızın aşkı, hem fakirliğin verdiği acıdan müteessir olup, bu türküyü dile getirmiştir.<br />
<br />
 <br />
 <br />
 <br />
Kahve yemenden gelir<br />
Bülbül çimenden gelir<br />
Yarı güzel olanın havar<br />
Her gün hamamdan gelir<br />
<br />
Vay vay vay vay şen olsun meclisimiz<br />
Şen olsun vay vay<br />
Şen olsun bağlamamın telleri vay vay<br />
<br />
Kahve güğüm neylesin<br />
Bülbül çimen neylesin<br />
Yarı çirkin olanın<br />
Her gün hamam neylesin<br />
<br />
Vay vay vay vay şen olsun meclisimiz<br />
Şen olsun vay vay<br />
Şen olsun bağlamamın telleri vay vay<br />
<br />
Kahveyi kaynatırlar<br />
Fincana damlatırlar<br />
Sahipsiz aşıkları<br />
Vururlar ağlatırlar<br />
<br />
Vay vay vay vay şen olsun meclisimiz<br />
Şen olsun vay vay<br />
Şen olsun bağlamamın telleri vay vay<br />
<br />
<br />
Kaynak: Öyküleriyle Şanlıurfa Türküleri - Necati Aydınlı<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Sevgi ve Saygılarımla</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Ali Yahya Kaymaz</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true"><![CDATA[http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?427-Kahve-Yemen-den-Gelir&#8207;]]></guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Edirne'nin Ardı Bağlar]]></title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?426-Edirne-nin-Ardı-Bağlar</link>
			<pubDate>Sun, 19 Jun 2011 20:09:25 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Edirne'nin Ardı Bağlar - Edirne yöresi

Edirne'nin eşrafından yağız bir delikanlı vardır ki, Dankile isimli bir Rum kızına aşıktır. Delikanlının adı Mestan'dır. Dankile güzel mi güzel bir kızdır. Gençler birbirlerini deli gibi sevmektedirler. Fırsat buldukça Meriç kıyısında buluşur, gelecekten konuşurlar. Köy halkı bu sevgiyi sezinleyince rahatsız olur. Eşraftan bir delikanlı nasıl olur da bir Rum kızını sever.

Umutsuzluğa düşen gençlerin akıllarına bir fikir gelir. "Niye buralardan kaçıp uzaklara gitmiyoruz." Böyle düşünürlerken bu meseleyi şerefsizlik sayan Mestan'ın ailesi Meriç kıyısında onları öldürtür. Türkü bu olay üzerine yakılır.
 
 
 
 
 


 
 
  
Edirne'nin Ardı Bağlar 

Edirnenin ardı bağlar
Meriç akar, moru Dankilom sular çağlar
Eşinden ayrılan ağlar
Ay oldu mu, moru Dankilom duyuldu mu?
Hacıoğlu Mestan gibi vuruldu mu?
Edirne köprüsü taştan
Sen çıkardın moru Dankilom beni baştan
Ayırdılar beş kardaştan
Ay oldu mu, moru Dankilom duyuldu mu?
Hacıoğlu Mestan gibi vuruldu mu?




Sevgi ve Saygılarımla]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">Edirne'nin Ardı Bağlar - Edirne yöresi<br />
<br />
Edirne'nin eşrafından yağız bir delikanlı vardır ki, Dankile isimli bir Rum kızına aşıktır. Delikanlının adı Mestan'dır. Dankile güzel mi güzel bir kızdır. Gençler birbirlerini deli gibi sevmektedirler. Fırsat buldukça Meriç kıyısında buluşur, gelecekten konuşurlar. Köy halkı bu sevgiyi sezinleyince rahatsız olur. Eşraftan bir delikanlı nasıl olur da bir Rum kızını sever.<br />
<br />
Umutsuzluğa düşen gençlerin akıllarına bir fikir gelir. &quot;Niye buralardan kaçıp uzaklara gitmiyoruz.&quot; Böyle düşünürlerken bu meseleyi şerefsizlik sayan Mestan'ın ailesi Meriç kıyısında onları öldürtür. Türkü bu olay üzerine yakılır.<br />
 <br />
 <br />
 <br />
 <br />
 <br />
<br />
<br />
 <br />
 <br />
  <br />
Edirne'nin Ardı Bağlar <br />
<br />
Edirnenin ardı bağlar<br />
Meriç akar, moru Dankilom sular çağlar<br />
Eşinden ayrılan ağlar<br />
Ay oldu mu, moru Dankilom duyuldu mu?<br />
Hacıoğlu Mestan gibi vuruldu mu?<br />
Edirne köprüsü taştan<br />
Sen çıkardın moru Dankilom beni baştan<br />
Ayırdılar beş kardaştan<br />
Ay oldu mu, moru Dankilom duyuldu mu?<br />
Hacıoğlu Mestan gibi vuruldu mu?<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Sevgi ve Saygılarımla</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Ali Yahya Kaymaz</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?426-Edirne-nin-Ardı-Bağlar</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Kendim Ettim Kendim Buldum</title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?423-Kendim-Ettim-Kendim-Buldum</link>
			<pubDate>Thu, 09 Jun 2011 07:02:44 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[Kendim Ettim Kendim Buldum


"O zamanlar gençtim. Pavyonda çalıp söylüyordum. Gömleğimin yakası yağ içindeydi. Gömleğimi yıkayacak, önüme bir tas çorba koyacak bir yarim olsa dedim. Uzaktan uzaktan bakıştığımız bir kız vardı. Gittim istedim. Hayır demediler. Ama olmadı, kısmet değilmiş, yarım kaldı. Çok efkarlandım. Pavyondan ayrıldım, şehri terkettim, sazımı siyaha boyadım ve başladım çığırmaya."(Kendi ağzından)

 



Karadır bu bahtım kara
Sözüm kar etmiyor yara
Yaktı yüreğimi nara eyvah eyvah eyvah ey

Kendim ettim kendim buldum
Gül gibi sarardım soldum eyvah eyvah ey

Bilmez yar gönlümü bilmez
Akar gözyaşımı silmez
Bir kere yüzüme gülmez eyvah eyvah eyvah ey

Kendim ettim kendim buldum
Gül gibi sarardım soldum eyvah eyvah ey

Neşet Ertaş - Beste Formu]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">Kendim Ettim Kendim Buldum<br />
<br />
<br />
&quot;O zamanlar gençtim. Pavyonda çalıp söylüyordum. Gömleğimin yakası yağ içindeydi. Gömleğimi yıkayacak, önüme bir tas çorba koyacak bir yarim olsa dedim. Uzaktan uzaktan bakıştığımız bir kız vardı. Gittim istedim. Hayır demediler. Ama olmadı, kısmet değilmiş, yarım kaldı. Çok efkarlandım. Pavyondan ayrıldım, şehri terkettim, sazımı siyaha boyadım ve başladım çığırmaya.&quot;(Kendi ağzından)<br />
<br />
 <br />
<br />
<br />
<br />
Karadır bu bahtım kara<br />
Sözüm kar etmiyor yara<br />
Yaktı yüreğimi nara eyvah eyvah eyvah ey<br />
<br />
Kendim ettim kendim buldum<br />
Gül gibi sarardım soldum eyvah eyvah ey<br />
<br />
Bilmez yar gönlümü bilmez<br />
Akar gözyaşımı silmez<br />
Bir kere yüzüme gülmez eyvah eyvah eyvah ey<br />
<br />
Kendim ettim kendim buldum<br />
Gül gibi sarardım soldum eyvah eyvah ey<br />
<br />
Neşet Ertaş - Beste Formu</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Ali Yahya Kaymaz</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?423-Kendim-Ettim-Kendim-Buldum</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Karakoyun</title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?422-Karakoyun</link>
			<pubDate>Wed, 01 Jun 2011 08:49:04 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[sürüden ayrılma karakoyunum,
sulağa sarılma karakoyunum,
gördünse darılma karakoyunum,
kanlım olma karakoyun dön geri!

Karakoyun da karakoyun. Kanlı canlı, atik ama kindar. Çobana kin tutmuş bir kez. Derler ki, karakoyun gözünü çobanın kucağında açmış, kuzuluğu çobanın kollarında geçmis, onun sevgisiyle şımarmış, onun azarlarıyla üzülmüs. Günlerden bir gün de, çobanı ağasının kızı Gülhanım ile öpüşürken görmüş, kinlenmis. Kin, o kin. sürüp gelmiş, gelmiŞ de çobanın ölüm kalım gününe, dayanmış.

Olay çok eski. Yozgatlılar "bizde geçti" Çukurovalilar "bizde geçti" der. Nevşehirin akpınarlıları da kendi yörelerinde geçtigini söyler olayin. Önemli mi? Önemli olan olayın halkın diline dolanıp ilden ile, dilden dile dolasip günümüze dek gelmiş olması. Bir de şu var ki; bu türkü ötekilerden farklı olarak yalnızca kavalla çalınıp söyleniyor. Ağzı dili kaval oluyor bu türkünün. Biz diyelim Ahmet, siz deyin Mehmet, adı önemli değil. Çoban kendisi. günlerden bir gün, bir Türkmen obasına gelip iş istemiş. Oba beyi durumuna bakmış, temiz yüzlü, dürüst bir insan: yanına alıp sürüyü teslim etmiş. Çoban da yakışıklı genç, boypos yerinde. İşi gücü koyunlar. Sabahın erinde dağ yolunu tutuyor, akşamın geç vaktine kadar şu yamaç senin, bu yamaç benim dolaşıp duruyor. Koyunlarinin sağlığıyla seviniyor, onların hastalığıyla üzülüyor. Bir koyunun tırnağına taş batsa, uykusu haram oluyor. Sabaha dek, kiırk kere kalkıp bakıyor, kırk türlü ilaç sürüyor yaraya, iyi olana dek omuzunda getirip götürüyor koyunu. Avucunda ot yedirip, külahında su içiriyor. Ha! bir de şu var, çok iyi kaval çalıyor çoban. Zaman zaman diğer çobanlarla düzenlenen yarışmalarda hep birinci oluyor. Kavalıyla yürütüyor koyunlari, kavalıyla durduruyor.

Çoban bu! kavalı da ortada, bir de oba beyinin kızı var adına Gülhanım derler. Diğer çobanlar bir övgülüyor, bir övgülüyor ki Gülhanımı; çobanın içini bir ateş yakıyor. Daha tanımıyor oysa. görmüşlüğü de yok. Şundan ki, kendisi çok erken alıyor koyunları ağıldan, çok geç dönüyor. El ayak çekilmis oluyor o zamana dek ama, gün gün de büyüyor içinde Gülhanım. Günlerden bir gün, aksam karanlığı basmadan dönüyor obaya. Yaninda diger çobanlar da var. ağır ağır sürüyü indiriyorlar ağıla. Tam çesmenin yanindan geçerken bir fısıltı tutuyor çobanları. İşaretle gülhanımı gösteriyorlar. Çoban başını çevirip bir bakıyor ki ne görsün; ay parçasi gibi bir kız. kırmızı basma fistan, uzuna yakın boy, saçları da dizinde. Parlak ela gözler, başında bir sıra altın dizili. Çoban ufaktan kavala sarılıyor Gülhaniımı görünce. Bir başlıyor üflemeye ki, Gülhanım sesin geldigi yana başını çevirmeden geçemiyor. Gün o gün; saat o saat! Içinden bir şeyler kaynayıp akıyor ikisinin de. Diyeceksiniz biri ağanın kızı, biri çoban. ama gönül ferman dinler mi? göz görüp gönül sevmeye görsün bir kez.

Günler günleri, aylar ayları eskitiyor, oba koşullarında görüşüp gönüllerini hoşediyorlar. en güzeli de çobanın akşam sürüyü ağıla getirmesi. Kavalıyla her demek istediğini iletiyor GülhanIma çoban. Artık öylesine taniyor  çobanın kavalını Gülhanım, çok uzaklardan bile kavalla dediklerini bir bir anlIyor. Diyelim, çoban sürüyü tepeden bayıra indiriyor, kavalına da üflüyor bir yandan,elin diliyle dediklerini, o kavalıyla söylüyor. Aslında söyleyenden çok dinleyende keramet dinleyen de öylesine alışmış ki kavalın sesine şıp diye anliyor kavalın dilini.

Günler böyle geçip gidiyor. Hani çıkıp oba beyine
 "böyleyken böyle Gülhanımı Allah'ın emriyle bana ver" dese güler adam. "Ben ki koskoca karakeçili aşiretinin
 beyiyim, kızımı çobana verecem, güler elin adamı be!" demez mi? der elbette. Devir eski devir değer ölçüleri böyle. Zenginin kızı zengine, çobanın kızı çobana. Yani ki, "bu iki genç birbirine yakışıyor parası, malı mülkü de önemli" değil denmez. Çoban da bunları bildiği için gidemez kızın babasına. Bir gün, beş gün derken günler geçip gider, gizli gizli bakışırlar, o kadar!

Bir akşam üstü, çoban koyunlari sağılımdan alıp gece yayılımına çıkarır. Yayılım yeri de çok uzak değildir köye. Bir yandan koyunları yayar, bir yandan veryansın eder kavala. Gülhanim da yatağının içinde bir o yana döner, bir bu yana. Çobanin kavalıyla anlattıklarını dinler, derken ses kesiliverir birden. Gülhanım daha bir kulak kabartır daha dikkatli dinler. Iıh. ses yok herhalde uykuya daldı der, keser umudunu yatar yatağa ama kulağı yine kaval sesindedir. Çoban derseniz, sürüyü otlağa yayıp yan gelmiştir bir kayanın dibine. Keyfince Gülhanıma çalıp söylüyordur kavalıyla. Birden karabaş köpegin havlamasi hızlanir derken canhıraş sesi duyulur köpeğin, sonra da hepten susar. Çoban fırlar yerinden, kavalını bırakıp silaha sarılır ama firsat kalmaz dokuz kişi birden sarar çevresini. Elini kolunu bağlayıp koyarlar bir kenara. Sürüyü dehleyip götürmek isterler ama bir tek koyun yerinden kıpırdamaz, meleyip bağırmaya başlarlar. Çoban dayanamaz "benim koyunlar alışıktır, kavalımla onlara yol vermezsem şurdan şuraya gitmezler kollarımı çözerseniz, kavalımla yola düşürürüm sürüyü" der. Elini çözerler kavalını verirler. Çoban başlar üflemeye. Başlar üflemeye ya, bir yandan koyunları kımıl kımıl kımıldatır; öte yandan durumu Gülhanıma bildirir. Şöyle der kavalıyla çoban:

dokuz atlı geldi sürüyü bastı,
kıl bağı çok sıktı kolumu kesti,
kara köpeciğim kanları kustu,
sürünüz gidiyor ulaşın beyler.

Gülhanım fırlar yatağından birden, kulak kabartır. Çobanin söylediklerini anlayıp babasına koşar. "Baba baba sürüyü uğrular bastı. Köpegi öldürüp çobanı bağladılar sürüyü önlerine katıp götürüyorlar, acele önlerini çevirirseniz kurtarırsınız. yoksa elinizi yuyun sürüden" der. Babası, oğullarını atlarına bindirip vurur özengiyi. Şura senin bura benim derken kavalın sesini duyarlar. Yolun kuytu yerini seçip pusu kurarlar,tam uğrular önlerinden geçerken üstlerine atlayıp ver ederler dayağı. Kimi sağa kimi sola kaçıp kaybolur uğruların. Sürüyü önlerine katıp obaya dönerler. "Iyi, hoş. ama bu işin içinde bir bit yenigi var" der babası. "Nasil oldu da uğrularin sürüyü bastığını, köpeği öldürdügünü bildin." Gülhanim ilkin hık mık eder. sonunda boynunu büküp, "Çoban, kavalıyla anlatti bana" der. "kaval konuşur mu?" diye karşı çıkar babası. Gülhanım, "bizim çobanın kavalını ben anlarım" der. Babası işin içinde iş olduğunu sezinler. Çağırır çobanı yanına "tez zamanda obayı terket. Sen kim oluyorsun ki benim kızıma göz koyuyorsun" diye küplere biner. Çobanin boynu eğik. ne desin, suspus olur. Çevreden olaya tanık olanlar, durumu obanın yaşlılarına iletir. Yaşlılar bir araya gelip duruma el koyarlar. "dur" derler oba beyine
"böyle kaldirip atamazsın bu adamı,bir fırsat verelim ona oba törelerine uygun olarak sorgulayalım". Üç kisilik bir oba meclisi kurarlar, bu meclis ne derse o olacak. Çağırırlar oba beyinide çobanıda.
 İlk, çoban anlatIr. "göz gördü gönül sevdi" der. "gönül ferman dinlemiyor ki" der. Şunu der, bunu der sonunda "Gülhanımı gördüm vuruldum o da bana vuruldu. Ben onu sevdim, o da beni sevdi. Bugüne dek yüreklenip, tanrı buyruğuyla isteyemediysem, suç benim değil, kötü törelerin. Kusur ettiysem bağışlayın,meclisiniz ne karar verirse boynum kıldan ince" der.
Söz oba beyine gelince; "ben ki bu obanın beyiyim ağasıyım ünüm sanım yerinde, gözüm nuru kızımı, dengimde birine vermek isterim" der. Daha başka şeyler de der ya, sonunda "benim aklımın almadığı bir kaval meselesi var, bu işin içindeki bit yeniği kafamı bozuyor. Nasıl oluyor da kavalıyla konuşabiliyor nasıl oluyor da kızım bunları anlıyor? aklım almıyor, bu danışıklı döğüş gibi geliyor bana. Beni rezil etmek için uydurdular bunu. Aslında hırsız da, sürünün çalinması da bir oyundu gibi geliyor bana, ama yüce meclisiniz ne karar verirse razıyım" deyip noktalar sözlerini. 

Meclistekiler verir kafa kafaya,doluya koyarlar almaz; boşa koyarlar dolmaz. Sonunda şöyle bir karar verirler: Çoban, koyunlarına üç gün, üç gece tuz yalatacak, sonra da suyu geçirecek. Suyu geçecek koyunlar ama, bir tek damla su içmeden. Eğer üç gün, üç gece yaladığı tuza rağmen koyunlar su içmeden çayı geçerse, kızla evlenecek çoban. Yok koyunlardan bir tanesi bile su içerse, çoban davayı kaybedecek obayı terkedecek. Çoban da oba beyi de karara "evet" demiş  ve üç gün, üç gece koyunlara tuz yalatmışlar. Üç gün sonunda, ihtiyar meclisi, oba beyi ve çoban gelmisler çayın kenarina. Bir yandan da koyun sürüsü koyverilmiş ağılından, koyverilmiş ki aman aman. yazın sıcağında güneş tepeden vurur. Üç gün üç gece de tuz yalamiş ki koyunlar; yürekleri yanıyor. Bir damla suya hasret bir koşu yönelmişler çaya. Koyunlar çayırın bir yakasından gelir; çoban çayin öbür yakasında ve elinde kavalı çobanın. Elinde kavalı ki, tüm umudu kavalında.

Bir de, karakoyun var sürünün içinde, elinde doğmuş çobanın. Karakoyun yaman koyun, leb demeden leblebiyi anlıyor. Kaval sesine de bir alışkın ki karakoyun eh! ne demek istediğini anlar çobanın. Ve de nerde duyarsa duysun, tanır kendi çobanlarının kaval sesini. Işte, suyu içirmemek için bir kavalına, bir de karakoyuna güveniyor çoban.

Ne zaman ki sürü yamaçtan görünmüs, elindeki kavalı ufaktan ufaktan ağzına götürmüş çoban, baslamis üflemeye. Çoban üflüyor kavalını ve sürüdeki her bir koyuna ayrı ayrı yalvarıyor, ne dediğini, neler söylediğini koyunlar bir bir anlıyor. Şöyle yalvarıyor çoban koyunlara:

koyun seni yedi yıldır güderim,
sizi kor da nerelere giderim,
GülhanImı yedi yıldır severim,
bildin mi sevdiğimi alakoyunum.

ben sürümü yaydım yaydım getirdim,
keyfi yetti, argacına yatırdım,
bacın sağdı, ben südünü götürdüm,
ablanı seveyim ağcakoyunum.

ak taşlara tuzunuzu ekerim,
siz yedikçe, melül melül bakarım,
ben aşkımla yüreğimi yakarım,
gördün mü sevdiğimi karakoyunum.

Çoban bunlari dillendiriyor kavalıyla ya, koyunlar üç gündür tuz yalamış bir tek damla su içmeden, tam üç gün, üç gece tuz yalamış koyunlar, yürekleri yanıyor. Bir de güneş var ki tepede; fırın gibi ortalık. Yürek yanığı bir yandan; güneş bir yandan. Çay da bir akıyor ki şırıl şırıl. Çoban yine karakoyuna dil eder kavalını...

karakoyun sana tuzlar yalattım,
yalattım da ciğerciğim doğrattım,
Işte seni su başına ilettim,
Içme koyun içme haydi dön geri,

sözümü tutmanın şimdi tam yeri.
tanla gelir sarı çanın avazı,
kimi allar giymiş, kimi kırmızı,
dönüp kılsam ben bir sabah namazı,

Içme koyun içme haydi dön geri,
sözümü tutmanın şimdi tam yeri.
eğilip içenler onup yetmesin,
yedip güden çoban gayrı gütmesin,

yaydığı yerlerde otlar bitmesin,
Içme koyun içme haydi dön geri,
sözümü tutmanın şimdi tam yeri.

koyunlar iniyor tepeden, ama ne iniş! yürümüyor koşuyorlar; koşmuyor uçuyor koyunlar. Koyunlarin yüreği yanık. Çoban korkulu, ver ediyor kavala. Birbir adlarını sayıp, döngeri etmek istiyor koyunları.

hangi çoban size kaval çalacak,
taze çimen, mor sümbüller solacak,
Gülhanımın gönlü öksüz kalacak,
kanlım olma akkoyunum dön geri.

ak koyunum koyunlarin beyidir,
karakoyun yüreğimin yağıdır,
yaylası da Üçkapılı dağıdır,
kanlım olma alakoyun dön geri.

sürü suya yaklaştıkça yaklaşıyor, girdiler girecekler. Karakoyun duruyor birden, kulak veriyor kaval sesine. Biraz daha yalvarmalı, biraz daha umutlu çalmaya başlıyor çoban. Kaval kavallıktan çıkmıştır artık. Kaval, kaval değil doğa yaratığı bir dil olmuştur. Bir dil olmuştur ki, koyunların anladığı lisandan konuşur,ağlar. yalvarır, umutlanır. Velhasıl, her bir duyguyu alır çobandan, götürür karakoyunun kulağına koyar.

En çok karakoyuna güvenmektedir çoban en çok da karakoyundan korkmaktadir. Neden derseniz, karakoyun kinci koyun, yaman koyun karakoyun. Sürü kendi başına gidiyor, karakoyun kendi başına. Ayrılıyor sürüden, bir koşu varıp suya ulaşıyor. uzatıyor kafasını suya, uzatiyor ki içti içecek suyu. Çoban daha içten daha yalvarmali üflüyor kavalını.

sürüden ayrılma karakoyunum,
sulağa sarilma karakoyunum,
gördünse darılma karakoyunum,
kanlım olma karakoyun dön geri.

kuzunu taşıdım, bahar çağında,
gezdirdim otlattım, Çiçekdağında
kurutma gülümü gönül bağımda,
kanlım olma karakoyun dön geri.

Karakoyun meler zıplayıp çıkar çayın kıyısına
ve fırlayıverir birden sürünün önüne. Öyle bir yay çizer ki, koyunların önünde, hızları kesilir yavaşlar dururlar birden. Sonra karakoyun önde, sürü peşinde ağır ağır girerler suya, girerler ki, bir tek koyun kafasinı uzatmaz suya. Karakoyun tırnak tırnak atar suyu, boz bulanık olur suyun yüzü.

Güneş bir yandan, üç gün üç gecelik tuz yalayis bir yandan. susuzluk bir yandan. dayanamaz koyunlar susuzluga. ama karakoyun durur mu? Öyle çekip çevirir ki sürüyü, bir teki bile suya uzatmaz kafasini. vurur geçerler suyu. Çobanda bir heyecan, bir telaş, bir sevinç. hepsi karışır birbirine.

Oba beyi şaşkın. Ihtiyar meclisi hafiften sevinçli. Karakoyun sürünün başında. Çoban bu kez yalvarmay bırakıp bir minnetle dillendirir ki kavalı; neler der, neler demek ister onu kendisi, bir de kavalını anlayanlar bilir.

Böyleyken böyle. Çoban kazanır davayı Gülhanıma kavuşur ancak oba beyi kızıyla çobanı evlendirmeden önce sorar: "doğruluğunu, yigitliğini kanıtladın oğul. ama, anlamadığım bir şey var. Karakoyun neden diger koyunlardan aynldı ilkin. Kinli kinli suya girdi sonra sana bakıp da suyu içmekten vazgeçti". Çoban yeniden sarılır kavala, soruyu kavalıyla cevaplar:

yıllar var ki koyunları güderim,
akşam gelir, sabahları giderim,
koyun gibi, aşkımı da güderim,
bağışla suçumu beylerin beyi.

eridim su gibi ama akmadım,
ne çiçege, ne çimene bakmadım,
geceleri ışık bile yakmadım,
bağışla suçumu beylerin beyi.

Gülhanım aşkında bana adaştı,
kapandı gözümüz, gönlümüz taştı,
bir gündü dudağım biraz yaklaştı,
bağışla suçumu beylerin beyi.

sel oldu çağlattı karakoyunum,
yüreğim dağlattı karakoyunum,
bunları anlattı karakoyunum,
bağışla suçumu beylerin beyi

der ve kavalı bir yana atıp, eline sarılır oba beyinin,
 oba beyi de kucaklar çobanı. Gülhanım derseniz, sevincinden uçuyor. Sonunda onlar da erer muradına.



Sevgi ve Saygılarımla






Sevgi ve Saygılarımla]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">sürüden ayrılma karakoyunum,<br />
sulağa sarılma karakoyunum,<br />
gördünse darılma karakoyunum,<br />
kanlım olma karakoyun dön geri!<br />
<br />
Karakoyun da karakoyun. Kanlı canlı, atik ama kindar. Çobana kin tutmuş bir kez. Derler ki, karakoyun gözünü çobanın kucağında açmış, kuzuluğu çobanın kollarında geçmis, onun sevgisiyle şımarmış, onun azarlarıyla üzülmüs. Günlerden bir gün de, çobanı ağasının kızı Gülhanım ile öpüşürken görmüş, kinlenmis. Kin, o kin. sürüp gelmiş, gelmiŞ de çobanın ölüm kalım gününe, dayanmış.<br />
<br />
Olay çok eski. Yozgatlılar &quot;bizde geçti&quot; Çukurovalilar &quot;bizde geçti&quot; der. Nevşehirin akpınarlıları da kendi yörelerinde geçtigini söyler olayin. Önemli mi? Önemli olan olayın halkın diline dolanıp ilden ile, dilden dile dolasip günümüze dek gelmiş olması. Bir de şu var ki; bu türkü ötekilerden farklı olarak yalnızca kavalla çalınıp söyleniyor. Ağzı dili kaval oluyor bu türkünün. Biz diyelim Ahmet, siz deyin Mehmet, adı önemli değil. Çoban kendisi. günlerden bir gün, bir Türkmen obasına gelip iş istemiş. Oba beyi durumuna bakmış, temiz yüzlü, dürüst bir insan: yanına alıp sürüyü teslim etmiş. Çoban da yakışıklı genç, boypos yerinde. İşi gücü koyunlar. Sabahın erinde dağ yolunu tutuyor, akşamın geç vaktine kadar şu yamaç senin, bu yamaç benim dolaşıp duruyor. Koyunlarinin sağlığıyla seviniyor, onların hastalığıyla üzülüyor. Bir koyunun tırnağına taş batsa, uykusu haram oluyor. Sabaha dek, kiırk kere kalkıp bakıyor, kırk türlü ilaç sürüyor yaraya, iyi olana dek omuzunda getirip götürüyor koyunu. Avucunda ot yedirip, külahında su içiriyor. Ha! bir de şu var, çok iyi kaval çalıyor çoban. Zaman zaman diğer çobanlarla düzenlenen yarışmalarda hep birinci oluyor. Kavalıyla yürütüyor koyunlari, kavalıyla durduruyor.<br />
<br />
Çoban bu! kavalı da ortada, bir de oba beyinin kızı var adına Gülhanım derler. Diğer çobanlar bir övgülüyor, bir övgülüyor ki Gülhanımı; çobanın içini bir ateş yakıyor. Daha tanımıyor oysa. görmüşlüğü de yok. Şundan ki, kendisi çok erken alıyor koyunları ağıldan, çok geç dönüyor. El ayak çekilmis oluyor o zamana dek ama, gün gün de büyüyor içinde Gülhanım. Günlerden bir gün, aksam karanlığı basmadan dönüyor obaya. Yaninda diger çobanlar da var. ağır ağır sürüyü indiriyorlar ağıla. Tam çesmenin yanindan geçerken bir fısıltı tutuyor çobanları. İşaretle gülhanımı gösteriyorlar. Çoban başını çevirip bir bakıyor ki ne görsün; ay parçasi gibi bir kız. kırmızı basma fistan, uzuna yakın boy, saçları da dizinde. Parlak ela gözler, başında bir sıra altın dizili. Çoban ufaktan kavala sarılıyor Gülhaniımı görünce. Bir başlıyor üflemeye ki, Gülhanım sesin geldigi yana başını çevirmeden geçemiyor. Gün o gün; saat o saat! Içinden bir şeyler kaynayıp akıyor ikisinin de. Diyeceksiniz biri ağanın kızı, biri çoban. ama gönül ferman dinler mi? göz görüp gönül sevmeye görsün bir kez.<br />
<br />
Günler günleri, aylar ayları eskitiyor, oba koşullarında görüşüp gönüllerini hoşediyorlar. en güzeli de çobanın akşam sürüyü ağıla getirmesi. Kavalıyla her demek istediğini iletiyor GülhanIma çoban. Artık öylesine taniyor  çobanın kavalını Gülhanım, çok uzaklardan bile kavalla dediklerini bir bir anlIyor. Diyelim, çoban sürüyü tepeden bayıra indiriyor, kavalına da üflüyor bir yandan,elin diliyle dediklerini, o kavalıyla söylüyor. Aslında söyleyenden çok dinleyende keramet dinleyen de öylesine alışmış ki kavalın sesine şıp diye anliyor kavalın dilini.<br />
<br />
Günler böyle geçip gidiyor. Hani çıkıp oba beyine<br />
 &quot;böyleyken böyle Gülhanımı Allah'ın emriyle bana ver&quot; dese güler adam. &quot;Ben ki koskoca karakeçili aşiretinin<br />
 beyiyim, kızımı çobana verecem, güler elin adamı be!&quot; demez mi? der elbette. Devir eski devir değer ölçüleri böyle. Zenginin kızı zengine, çobanın kızı çobana. Yani ki, &quot;bu iki genç birbirine yakışıyor parası, malı mülkü de önemli&quot; değil denmez. Çoban da bunları bildiği için gidemez kızın babasına. Bir gün, beş gün derken günler geçip gider, gizli gizli bakışırlar, o kadar!<br />
<br />
Bir akşam üstü, çoban koyunlari sağılımdan alıp gece yayılımına çıkarır. Yayılım yeri de çok uzak değildir köye. Bir yandan koyunları yayar, bir yandan veryansın eder kavala. Gülhanim da yatağının içinde bir o yana döner, bir bu yana. Çobanin kavalıyla anlattıklarını dinler, derken ses kesiliverir birden. Gülhanım daha bir kulak kabartır daha dikkatli dinler. Iıh. ses yok herhalde uykuya daldı der, keser umudunu yatar yatağa ama kulağı yine kaval sesindedir. Çoban derseniz, sürüyü otlağa yayıp yan gelmiştir bir kayanın dibine. Keyfince Gülhanıma çalıp söylüyordur kavalıyla. Birden karabaş köpegin havlamasi hızlanir derken canhıraş sesi duyulur köpeğin, sonra da hepten susar. Çoban fırlar yerinden, kavalını bırakıp silaha sarılır ama firsat kalmaz dokuz kişi birden sarar çevresini. Elini kolunu bağlayıp koyarlar bir kenara. Sürüyü dehleyip götürmek isterler ama bir tek koyun yerinden kıpırdamaz, meleyip bağırmaya başlarlar. Çoban dayanamaz &quot;benim koyunlar alışıktır, kavalımla onlara yol vermezsem şurdan şuraya gitmezler kollarımı çözerseniz, kavalımla yola düşürürüm sürüyü&quot; der. Elini çözerler kavalını verirler. Çoban başlar üflemeye. Başlar üflemeye ya, bir yandan koyunları kımıl kımıl kımıldatır; öte yandan durumu Gülhanıma bildirir. Şöyle der kavalıyla çoban:<br />
<br />
dokuz atlı geldi sürüyü bastı,<br />
kıl bağı çok sıktı kolumu kesti,<br />
kara köpeciğim kanları kustu,<br />
sürünüz gidiyor ulaşın beyler.<br />
<br />
Gülhanım fırlar yatağından birden, kulak kabartır. Çobanin söylediklerini anlayıp babasına koşar. &quot;Baba baba sürüyü uğrular bastı. Köpegi öldürüp çobanı bağladılar sürüyü önlerine katıp götürüyorlar, acele önlerini çevirirseniz kurtarırsınız. yoksa elinizi yuyun sürüden&quot; der. Babası, oğullarını atlarına bindirip vurur özengiyi. Şura senin bura benim derken kavalın sesini duyarlar. Yolun kuytu yerini seçip pusu kurarlar,tam uğrular önlerinden geçerken üstlerine atlayıp ver ederler dayağı. Kimi sağa kimi sola kaçıp kaybolur uğruların. Sürüyü önlerine katıp obaya dönerler. &quot;Iyi, hoş. ama bu işin içinde bir bit yenigi var&quot; der babası. &quot;Nasil oldu da uğrularin sürüyü bastığını, köpeği öldürdügünü bildin.&quot; Gülhanim ilkin hık mık eder. sonunda boynunu büküp, &quot;Çoban, kavalıyla anlatti bana&quot; der. &quot;kaval konuşur mu?&quot; diye karşı çıkar babası. Gülhanım, &quot;bizim çobanın kavalını ben anlarım&quot; der. Babası işin içinde iş olduğunu sezinler. Çağırır çobanı yanına &quot;tez zamanda obayı terket. Sen kim oluyorsun ki benim kızıma göz koyuyorsun&quot; diye küplere biner. Çobanin boynu eğik. ne desin, suspus olur. Çevreden olaya tanık olanlar, durumu obanın yaşlılarına iletir. Yaşlılar bir araya gelip duruma el koyarlar. &quot;dur&quot; derler oba beyine<br />
&quot;böyle kaldirip atamazsın bu adamı,bir fırsat verelim ona oba törelerine uygun olarak sorgulayalım&quot;. Üç kisilik bir oba meclisi kurarlar, bu meclis ne derse o olacak. Çağırırlar oba beyinide çobanıda.<br />
 İlk, çoban anlatIr. &quot;göz gördü gönül sevdi&quot; der. &quot;gönül ferman dinlemiyor ki&quot; der. Şunu der, bunu der sonunda &quot;Gülhanımı gördüm vuruldum o da bana vuruldu. Ben onu sevdim, o da beni sevdi. Bugüne dek yüreklenip, tanrı buyruğuyla isteyemediysem, suç benim değil, kötü törelerin. Kusur ettiysem bağışlayın,meclisiniz ne karar verirse boynum kıldan ince&quot; der.<br />
Söz oba beyine gelince; &quot;ben ki bu obanın beyiyim ağasıyım ünüm sanım yerinde, gözüm nuru kızımı, dengimde birine vermek isterim&quot; der. Daha başka şeyler de der ya, sonunda &quot;benim aklımın almadığı bir kaval meselesi var, bu işin içindeki bit yeniği kafamı bozuyor. Nasıl oluyor da kavalıyla konuşabiliyor nasıl oluyor da kızım bunları anlıyor? aklım almıyor, bu danışıklı döğüş gibi geliyor bana. Beni rezil etmek için uydurdular bunu. Aslında hırsız da, sürünün çalinması da bir oyundu gibi geliyor bana, ama yüce meclisiniz ne karar verirse razıyım&quot; deyip noktalar sözlerini. <br />
<br />
Meclistekiler verir kafa kafaya,doluya koyarlar almaz; boşa koyarlar dolmaz. Sonunda şöyle bir karar verirler: Çoban, koyunlarına üç gün, üç gece tuz yalatacak, sonra da suyu geçirecek. Suyu geçecek koyunlar ama, bir tek damla su içmeden. Eğer üç gün, üç gece yaladığı tuza rağmen koyunlar su içmeden çayı geçerse, kızla evlenecek çoban. Yok koyunlardan bir tanesi bile su içerse, çoban davayı kaybedecek obayı terkedecek. Çoban da oba beyi de karara &quot;evet&quot; demiş  ve üç gün, üç gece koyunlara tuz yalatmışlar. Üç gün sonunda, ihtiyar meclisi, oba beyi ve çoban gelmisler çayın kenarina. Bir yandan da koyun sürüsü koyverilmiş ağılından, koyverilmiş ki aman aman. yazın sıcağında güneş tepeden vurur. Üç gün üç gece de tuz yalamiş ki koyunlar; yürekleri yanıyor. Bir damla suya hasret bir koşu yönelmişler çaya. Koyunlar çayırın bir yakasından gelir; çoban çayin öbür yakasında ve elinde kavalı çobanın. Elinde kavalı ki, tüm umudu kavalında.<br />
<br />
Bir de, karakoyun var sürünün içinde, elinde doğmuş çobanın. Karakoyun yaman koyun, leb demeden leblebiyi anlıyor. Kaval sesine de bir alışkın ki karakoyun eh! ne demek istediğini anlar çobanın. Ve de nerde duyarsa duysun, tanır kendi çobanlarının kaval sesini. Işte, suyu içirmemek için bir kavalına, bir de karakoyuna güveniyor çoban.<br />
<br />
Ne zaman ki sürü yamaçtan görünmüs, elindeki kavalı ufaktan ufaktan ağzına götürmüş çoban, baslamis üflemeye. Çoban üflüyor kavalını ve sürüdeki her bir koyuna ayrı ayrı yalvarıyor, ne dediğini, neler söylediğini koyunlar bir bir anlıyor. Şöyle yalvarıyor çoban koyunlara:<br />
<br />
koyun seni yedi yıldır güderim,<br />
sizi kor da nerelere giderim,<br />
GülhanImı yedi yıldır severim,<br />
bildin mi sevdiğimi alakoyunum.<br />
<br />
ben sürümü yaydım yaydım getirdim,<br />
keyfi yetti, argacına yatırdım,<br />
bacın sağdı, ben südünü götürdüm,<br />
ablanı seveyim ağcakoyunum.<br />
<br />
ak taşlara tuzunuzu ekerim,<br />
siz yedikçe, melül melül bakarım,<br />
ben aşkımla yüreğimi yakarım,<br />
gördün mü sevdiğimi karakoyunum.<br />
<br />
Çoban bunlari dillendiriyor kavalıyla ya, koyunlar üç gündür tuz yalamış bir tek damla su içmeden, tam üç gün, üç gece tuz yalamış koyunlar, yürekleri yanıyor. Bir de güneş var ki tepede; fırın gibi ortalık. Yürek yanığı bir yandan; güneş bir yandan. Çay da bir akıyor ki şırıl şırıl. Çoban yine karakoyuna dil eder kavalını...<br />
<br />
karakoyun sana tuzlar yalattım,<br />
yalattım da ciğerciğim doğrattım,<br />
Işte seni su başına ilettim,<br />
Içme koyun içme haydi dön geri,<br />
<br />
sözümü tutmanın şimdi tam yeri.<br />
tanla gelir sarı çanın avazı,<br />
kimi allar giymiş, kimi kırmızı,<br />
dönüp kılsam ben bir sabah namazı,<br />
<br />
Içme koyun içme haydi dön geri,<br />
sözümü tutmanın şimdi tam yeri.<br />
eğilip içenler onup yetmesin,<br />
yedip güden çoban gayrı gütmesin,<br />
<br />
yaydığı yerlerde otlar bitmesin,<br />
Içme koyun içme haydi dön geri,<br />
sözümü tutmanın şimdi tam yeri.<br />
<br />
koyunlar iniyor tepeden, ama ne iniş! yürümüyor koşuyorlar; koşmuyor uçuyor koyunlar. Koyunlarin yüreği yanık. Çoban korkulu, ver ediyor kavala. Birbir adlarını sayıp, döngeri etmek istiyor koyunları.<br />
<br />
hangi çoban size kaval çalacak,<br />
taze çimen, mor sümbüller solacak,<br />
Gülhanımın gönlü öksüz kalacak,<br />
kanlım olma akkoyunum dön geri.<br />
<br />
ak koyunum koyunlarin beyidir,<br />
karakoyun yüreğimin yağıdır,<br />
yaylası da Üçkapılı dağıdır,<br />
kanlım olma alakoyun dön geri.<br />
<br />
sürü suya yaklaştıkça yaklaşıyor, girdiler girecekler. Karakoyun duruyor birden, kulak veriyor kaval sesine. Biraz daha yalvarmalı, biraz daha umutlu çalmaya başlıyor çoban. Kaval kavallıktan çıkmıştır artık. Kaval, kaval değil doğa yaratığı bir dil olmuştur. Bir dil olmuştur ki, koyunların anladığı lisandan konuşur,ağlar. yalvarır, umutlanır. Velhasıl, her bir duyguyu alır çobandan, götürür karakoyunun kulağına koyar.<br />
<br />
En çok karakoyuna güvenmektedir çoban en çok da karakoyundan korkmaktadir. Neden derseniz, karakoyun kinci koyun, yaman koyun karakoyun. Sürü kendi başına gidiyor, karakoyun kendi başına. Ayrılıyor sürüden, bir koşu varıp suya ulaşıyor. uzatıyor kafasını suya, uzatiyor ki içti içecek suyu. Çoban daha içten daha yalvarmali üflüyor kavalını.<br />
<br />
sürüden ayrılma karakoyunum,<br />
sulağa sarilma karakoyunum,<br />
gördünse darılma karakoyunum,<br />
kanlım olma karakoyun dön geri.<br />
<br />
kuzunu taşıdım, bahar çağında,<br />
gezdirdim otlattım, Çiçekdağında<br />
kurutma gülümü gönül bağımda,<br />
kanlım olma karakoyun dön geri.<br />
<br />
Karakoyun meler zıplayıp çıkar çayın kıyısına<br />
ve fırlayıverir birden sürünün önüne. Öyle bir yay çizer ki, koyunların önünde, hızları kesilir yavaşlar dururlar birden. Sonra karakoyun önde, sürü peşinde ağır ağır girerler suya, girerler ki, bir tek koyun kafasinı uzatmaz suya. Karakoyun tırnak tırnak atar suyu, boz bulanık olur suyun yüzü.<br />
<br />
Güneş bir yandan, üç gün üç gecelik tuz yalayis bir yandan. susuzluk bir yandan. dayanamaz koyunlar susuzluga. ama karakoyun durur mu? Öyle çekip çevirir ki sürüyü, bir teki bile suya uzatmaz kafasini. vurur geçerler suyu. Çobanda bir heyecan, bir telaş, bir sevinç. hepsi karışır birbirine.<br />
<br />
Oba beyi şaşkın. Ihtiyar meclisi hafiften sevinçli. Karakoyun sürünün başında. Çoban bu kez yalvarmay bırakıp bir minnetle dillendirir ki kavalı; neler der, neler demek ister onu kendisi, bir de kavalını anlayanlar bilir.<br />
<br />
Böyleyken böyle. Çoban kazanır davayı Gülhanıma kavuşur ancak oba beyi kızıyla çobanı evlendirmeden önce sorar: &quot;doğruluğunu, yigitliğini kanıtladın oğul. ama, anlamadığım bir şey var. Karakoyun neden diger koyunlardan aynldı ilkin. Kinli kinli suya girdi sonra sana bakıp da suyu içmekten vazgeçti&quot;. Çoban yeniden sarılır kavala, soruyu kavalıyla cevaplar:<br />
<br />
yıllar var ki koyunları güderim,<br />
akşam gelir, sabahları giderim,<br />
koyun gibi, aşkımı da güderim,<br />
bağışla suçumu beylerin beyi.<br />
<br />
eridim su gibi ama akmadım,<br />
ne çiçege, ne çimene bakmadım,<br />
geceleri ışık bile yakmadım,<br />
bağışla suçumu beylerin beyi.<br />
<br />
Gülhanım aşkında bana adaştı,<br />
kapandı gözümüz, gönlümüz taştı,<br />
bir gündü dudağım biraz yaklaştı,<br />
bağışla suçumu beylerin beyi.<br />
<br />
sel oldu çağlattı karakoyunum,<br />
yüreğim dağlattı karakoyunum,<br />
bunları anlattı karakoyunum,<br />
bağışla suçumu beylerin beyi<br />
<br />
der ve kavalı bir yana atıp, eline sarılır oba beyinin,<br />
 oba beyi de kucaklar çobanı. Gülhanım derseniz, sevincinden uçuyor. Sonunda onlar da erer muradına.<br />
<br />
<br />
<br />
Sevgi ve Saygılarımla<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Sevgi ve Saygılarımla</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Ali Yahya Kaymaz</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?422-Karakoyun</guid>
		</item>
		<item>
			<title>Kiraz Aldım Dikmeden</title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?421-Kiraz-Aldım-Dikmeden</link>
			<pubDate>Mon, 30 May 2011 07:37:15 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[60-65 kadar sene önce Hüseyin Çavuşoğlu köyündeyiz. Hüseyin Çavusoglu'nun yarbaşında. Devrin ünlü Müderrislerinden Hüseyin Molla'nın oğlu Deli Mehmed ormana doğru şöyle bir geziye doğru çıkmış. Neden gezmesin ele güven olur mu hiç? Bakarsın kendilerine ait ormanda agaç keserler.Nitekim öyle olmuş bir karı koca ağaç kesmişler,evlerine doğru sürüklerlerken Deli Mehmed çıkagelmis karşılarına. Birden neye uğradıklarını anlayamamanın şaşkınlığı içinde donakalmış korkularından. Korkarlar tabii, koskoca Deli Mehmed kolay mı? Koskoca bir müderris oğlu , Müderris ki Hüseyin Çavuşoglu ve civarı himayesinde. Deli Mehmed'in deliliklerine öylesine. Astığı astık kestigi kestik. Bıçağı da önüde keser arkasıda. Hele omuzunda tüfeği olunca, gel de çık karşısına. Işte durum böyle iken adamcagiz Deli Mehmed'in ayaklarına kapanarak af dilemiş.Deli bu delirmiş de delirmiş; doğrultmus namluyu adama vurur mu vurur? Karısı "Ben nasil olsa kadınım bana bir şey yapmaz" düşüncesiyle onu vurma beni vur çocuklarımıza acı diyerek merhamete getirmeye çalışmış.Ne gezer merhamet çifteyi bosaltmış kadının bağrına. Kocası daha durur mu kaçıp gitmis. Ne yapsın şimdi Deli Mehmed? Devrin kanunları sıkı.. Kaçmak düşmüs aklına ama babasına bir yol danışmayı ihmal etmemiş tutmuş evin yolunu. Babası önce fena halde kızmış ogluna ama ne kadar kötü olsa da oğul gene. Kaçmanın kanundan kurtulmanin yollarini sıralayıvermis ogluna. Sevdigi ve aşık oldugu kızdan Tombul Halime'den ayrilmak bir yandan da her an zaptiyelere yakalanmak düşüncesi ve sıkıntılari sarıvermiş içini. Istemiş ki Halimesi'de gelsin onunla beraber. Hizmetçilerin kapıyı her açtığında Halimeyi geldi zanneder, bir yol hoplarmış yerinden. Zavallı anacığı yolluğunu hazırlayıp vermiş eline. Deli Mehmedimiz yola revan olmuş.

Yarbaşından geçerken karşısınnda duran Halime'nin evine doğru bakmış dertlenmiş, duygulanmış.
Bir yandan da kar heryanı ağartmaya devam ediyormuş.

Bakalim Halimesine neler demis?

Kiraz aldim dikmeden
Halimem dallarinı bükmeden
Bir armağan ver bana
Halimem ben gurbete gitmeden

Tombalacık Halimem
Yarbaşına gel
Ben gidiyorum Bolu'ya
Düş peşime gel

Öyle ya Halimesinden bir yadigar almadan gidebilir mi buralardan hiç, Beklemiş öylece biraz Halimeyi yarbaşında, belki duyar düşer peşime diye, ne gelen var ne giden.
Devam etmiş söylemeye:

Tütün aldım hendekten
Halimem hekim gelsin Devrek'ten
Hekim buna neylesin
Halimem yanıyorum yürekten

Alçaklara kar yağdı
Üşümedin mi
Sen bu işin sonunu
Düşünmedin mi?

Bu sıkıntılı bekleyis esnasinda hendek'ten getirdiği tütünü dumanlayan Deli Mehmedimizin iç yaralarını Devrek'in nam salmış hekimin iyi edebilecegine inanmış bir yol
İnanmış ya, hekim neylesin buna?

Yine devam etmiş:

Ocak başında kaldım
Halimem ince fikire daldım
Kapılar açılırken
Halimem seni geliyor sandım

Aygın mısın Halimem
Baygın mısın gel
Hiç haberin gelmiyor
Dargınmısın gel

Deyip gitmiş Deli Mehmed Bolu'ya.



Sevgi ve Saygılarımla]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore">60-65 kadar sene önce Hüseyin Çavuşoğlu köyündeyiz. Hüseyin Çavusoglu'nun yarbaşında. Devrin ünlü Müderrislerinden Hüseyin Molla'nın oğlu Deli Mehmed ormana doğru şöyle bir geziye doğru çıkmış. Neden gezmesin ele güven olur mu hiç? Bakarsın kendilerine ait ormanda agaç keserler.Nitekim öyle olmuş bir karı koca ağaç kesmişler,evlerine doğru sürüklerlerken Deli Mehmed çıkagelmis karşılarına. Birden neye uğradıklarını anlayamamanın şaşkınlığı içinde donakalmış korkularından. Korkarlar tabii, koskoca Deli Mehmed kolay mı? Koskoca bir müderris oğlu , Müderris ki Hüseyin Çavuşoglu ve civarı himayesinde. Deli Mehmed'in deliliklerine öylesine. Astığı astık kestigi kestik. Bıçağı da önüde keser arkasıda. Hele omuzunda tüfeği olunca, gel de çık karşısına. Işte durum böyle iken adamcagiz Deli Mehmed'in ayaklarına kapanarak af dilemiş.Deli bu delirmiş de delirmiş; doğrultmus namluyu adama vurur mu vurur? Karısı &quot;Ben nasil olsa kadınım bana bir şey yapmaz&quot; düşüncesiyle onu vurma beni vur çocuklarımıza acı diyerek merhamete getirmeye çalışmış.Ne gezer merhamet çifteyi bosaltmış kadının bağrına. Kocası daha durur mu kaçıp gitmis. Ne yapsın şimdi Deli Mehmed? Devrin kanunları sıkı.. Kaçmak düşmüs aklına ama babasına bir yol danışmayı ihmal etmemiş tutmuş evin yolunu. Babası önce fena halde kızmış ogluna ama ne kadar kötü olsa da oğul gene. Kaçmanın kanundan kurtulmanin yollarini sıralayıvermis ogluna. Sevdigi ve aşık oldugu kızdan Tombul Halime'den ayrilmak bir yandan da her an zaptiyelere yakalanmak düşüncesi ve sıkıntılari sarıvermiş içini. Istemiş ki Halimesi'de gelsin onunla beraber. Hizmetçilerin kapıyı her açtığında Halimeyi geldi zanneder, bir yol hoplarmış yerinden. Zavallı anacığı yolluğunu hazırlayıp vermiş eline. Deli Mehmedimiz yola revan olmuş.<br />
<br />
Yarbaşından geçerken karşısınnda duran Halime'nin evine doğru bakmış dertlenmiş, duygulanmış.<br />
Bir yandan da kar heryanı ağartmaya devam ediyormuş.<br />
<br />
Bakalim Halimesine neler demis?<br />
<br />
Kiraz aldim dikmeden<br />
Halimem dallarinı bükmeden<br />
Bir armağan ver bana<br />
Halimem ben gurbete gitmeden<br />
<br />
Tombalacık Halimem<br />
Yarbaşına gel<br />
Ben gidiyorum Bolu'ya<br />
Düş peşime gel<br />
<br />
Öyle ya Halimesinden bir yadigar almadan gidebilir mi buralardan hiç, Beklemiş öylece biraz Halimeyi yarbaşında, belki duyar düşer peşime diye, ne gelen var ne giden.<br />
Devam etmiş söylemeye:<br />
<br />
Tütün aldım hendekten<br />
Halimem hekim gelsin Devrek'ten<br />
Hekim buna neylesin<br />
Halimem yanıyorum yürekten<br />
<br />
Alçaklara kar yağdı<br />
Üşümedin mi<br />
Sen bu işin sonunu<br />
Düşünmedin mi?<br />
<br />
Bu sıkıntılı bekleyis esnasinda hendek'ten getirdiği tütünü dumanlayan Deli Mehmedimizin iç yaralarını Devrek'in nam salmış hekimin iyi edebilecegine inanmış bir yol<br />
İnanmış ya, hekim neylesin buna?<br />
<br />
Yine devam etmiş:<br />
<br />
Ocak başında kaldım<br />
Halimem ince fikire daldım<br />
Kapılar açılırken<br />
Halimem seni geliyor sandım<br />
<br />
Aygın mısın Halimem<br />
Baygın mısın gel<br />
Hiç haberin gelmiyor<br />
Dargınmısın gel<br />
<br />
Deyip gitmiş Deli Mehmed Bolu'ya.<br />
<br />
<br />
<br />
Sevgi ve Saygılarımla</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Ali Yahya Kaymaz</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?421-Kiraz-Aldım-Dikmeden</guid>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kütahya'nın Pınarları]]></title>
			<link>http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?417-Kütahya-nın-Pınarları</link>
			<pubDate>Fri, 20 May 2011 07:16:47 GMT</pubDate>
			<description><![CDATA[*Kütahya'nın Pınarları* - Kütahya yöresi
 
Bundan 100-120 yıl önce Kütahya'da bir ailenin genç yakışıklı, sözü dinlenir, temiz kalpli bir oğulları varmış. Orta halli bir ailenin de güzel, boylu poslu uzun saçlı bir kızları varmış. Kız biraz hoppa olduğu, ele, avuca sığmadığı için arkadaşları ona "deli düve" ismini vermişlerdi (düve: buzağı doğurma zamanı gelmiş yeni ineklere bazı yerlerde düve denirmiş). İşte genç yakışıklı delikanlı deli düveye aşık olmuş. O zamanlar deli düve adı dillere destandır. Genç, deli düveyi ailesinden ister, fakat kızı vermezler. Kızla genç gizli gizli buluşurlar. Bunu duyan kızın ailesi razı olur ve kızla genci evlendirirler. Fakat gençlerin saadetleri uzun sürmez, bu kızın güzelliğini duyan gören zamanın delikanlıları kendilerini reddeden kızın kocasını hem kıskanır hem de ona kin bağlarlar.
 
Aradan hayli zaman geçer bu genç ve güzel gelin bazı delikanlılar tarafından tehdit edilmeye başlanmıştır. Delikanlılar "kocandan ayrılacaksın yoksa seni dağa kaldırırız, kocanın da gözlerini kör ederiz" diye kıza haber salmışlar. Genç kadın önceleri aldırmaz ve kocasından saklar, onu sevdiği için bir türlü kötülük etmelerine razı olamaz ve delikanlılara şöyle haber yollar " Ne olur, kocamı rahat bırakın. Ona dokunmayın ne isterseniz yapayım" der. Bunu haber alan gençler kadını kaçırmaya karar verirler. Aracı kadına "biz istediğimizi çeşme başında söyleyeceğiz. Oraya kadar gelsin" derler. Bunu duyan gelin meraktan çatlayacak bir duruma geldiğinden çeşme başına gider. Çeşme başına giden delikanlılar tuzak kurarak kadını kaçırırlar. Kadın bu sırada çığlık atar o sırada kadının kocası olan Asalıoğlu sesi duyarak koşarak gelir. Kadının kocası ile diğer gençler arasında kanlı bir kavga olur ve Asalıoğlu ölür. Gençler kızı dağa kaldırmıştı öte yandan oğullarını kanlar içinde yattığını gören gencin ana ve babası saçlarını başını yolarlar.
 
 
 
 
*Kütahya'nın Pınarları* 
 
Kütahya'nın pınarları akışır
Zaptiyeler kol kol olmuş bakışır
Asalı'ya mavi şalvar yakışır
 
Aman aman Vehbi böyle şöyle olur mu
Haydi ben ölürsem dünya sana kalır mı
 
Salim geldi musallaya dayandı
Kar beyaz teni al kanlara boyandı
Seni vuran oğlan nasıl dayandı
 
Aman aman Vehbi böyle şöyle olur mu
Haydi ben ölürsem dünya sana kalır mı
 
 
 
Sevgi ve Saygılarımla]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote class="blogcontent restore"><b>Kütahya'nın Pınarları</b> - Kütahya yöresi<br />
 <br />
Bundan 100-120 yıl önce Kütahya'da bir ailenin genç yakışıklı, sözü dinlenir, temiz kalpli bir oğulları varmış. Orta halli bir ailenin de güzel, boylu poslu uzun saçlı bir kızları varmış. Kız biraz hoppa olduğu, ele, avuca sığmadığı için arkadaşları ona &quot;deli düve&quot; ismini vermişlerdi (düve: buzağı doğurma zamanı gelmiş yeni ineklere bazı yerlerde düve denirmiş). İşte genç yakışıklı delikanlı deli düveye aşık olmuş. O zamanlar deli düve adı dillere destandır. Genç, deli düveyi ailesinden ister, fakat kızı vermezler. Kızla genç gizli gizli buluşurlar. Bunu duyan kızın ailesi razı olur ve kızla genci evlendirirler. Fakat gençlerin saadetleri uzun sürmez, bu kızın güzelliğini duyan gören zamanın delikanlıları kendilerini reddeden kızın kocasını hem kıskanır hem de ona kin bağlarlar.<br />
 <br />
Aradan hayli zaman geçer bu genç ve güzel gelin bazı delikanlılar tarafından tehdit edilmeye başlanmıştır. Delikanlılar &quot;kocandan ayrılacaksın yoksa seni dağa kaldırırız, kocanın da gözlerini kör ederiz&quot; diye kıza haber salmışlar. Genç kadın önceleri aldırmaz ve kocasından saklar, onu sevdiği için bir türlü kötülük etmelerine razı olamaz ve delikanlılara şöyle haber yollar &quot; Ne olur, kocamı rahat bırakın. Ona dokunmayın ne isterseniz yapayım&quot; der. Bunu haber alan gençler kadını kaçırmaya karar verirler. Aracı kadına &quot;biz istediğimizi çeşme başında söyleyeceğiz. Oraya kadar gelsin&quot; derler. Bunu duyan gelin meraktan çatlayacak bir duruma geldiğinden çeşme başına gider. Çeşme başına giden delikanlılar tuzak kurarak kadını kaçırırlar. Kadın bu sırada çığlık atar o sırada kadının kocası olan Asalıoğlu sesi duyarak koşarak gelir. Kadının kocası ile diğer gençler arasında kanlı bir kavga olur ve Asalıoğlu ölür. Gençler kızı dağa kaldırmıştı öte yandan oğullarını kanlar içinde yattığını gören gencin ana ve babası saçlarını başını yolarlar.<br />
 <br />
 <br />
 <br />
 <br />
<b>Kütahya'nın Pınarları</b> <br />
 <br />
Kütahya'nın pınarları akışır<br />
Zaptiyeler kol kol olmuş bakışır<br />
Asalı'ya mavi şalvar yakışır<br />
 <br />
Aman aman Vehbi böyle şöyle olur mu<br />
Haydi ben ölürsem dünya sana kalır mı<br />
 <br />
Salim geldi musallaya dayandı<br />
Kar beyaz teni al kanlara boyandı<br />
Seni vuran oğlan nasıl dayandı<br />
 <br />
Aman aman Vehbi böyle şöyle olur mu<br />
Haydi ben ölürsem dünya sana kalır mı<br />
 <br />
 <br />
 <br />
Sevgi ve Saygılarımla</blockquote>

]]></content:encoded>
			<dc:creator>Ali Yahya Kaymaz</dc:creator>
			<guid isPermaLink="true">http://www.noterforumu.net/forum/entry.php?417-Kütahya-nın-Pınarları</guid>
		</item>
	</channel>
</rss>

